Kısa ve Güzel Bir Gerilim Hikayesi “O YAŞIYOR…”
“Yardım edin imdaaatttt… Lütfen biri yardım ets…”
Kollarından tutup onu sürükleyen iki adamın arasında zorlukla ayakta kalmaya bir yandan da kurtulmaya çalışarak bağıran orta yaşlardaki adamın ağzı kapatılınca çığlığı yarım kaldı.
Hafiften grileşmeye başlayan saçları darmadağınıktı. Üzerine giydiği kırmızı kareli gömleğinin cebi adamların ellerinden kurtulmak için debelenirken yırtılmıştı Yırtılan parça bir köpeğin dili gibi aşağı yukarı sallanıyordu. Burnundaki izden gözlük taktığı anlaşılan adamın gözünde şuanda gözlük yoktu. Yüzü yer yer aldığı darbelerden dolayı morarmaya başlamıştı. Muhtemelen gözlüğü de bu esnada düşmüştü. Sosyal ilişkileri iyi olmayan adam ne oturduğu apartmanda ne de mahalleden birini tanıyordu. İri kıyım adamların arasında yaka paça evinden alınıp apartmandan çıkarılmıştı ancak kimse ilgilenmiyor hatta olaydan uzak kalmaya çalıştıklarından dolayı kafalarını çeviriyor ve yürüyüş tempolarını artırıyorlardı.
Onu tutan adamlar kendisinden oldukça iri olmalarına rağmen ağzını kapatan ellerden kurtulmayı başardığı anda yine bağırmaya çalıştı: ”O yaşıyor. D… D… …yor” ağzı söyleyebildiği ilk kelimeden sonra tekrar kapatılmıştı. Binanın önünde yol kenarında park halinde, siyah camlarından dolayı içerisi gözükmeyen minibüsün kapısı onlar gelince yana doğru açıldı. İçerden bir çift kol diğerlerine yardım amaçlı çıktı. Bağırmaya ve hala onu tutan kollardan kurtulmaya çalışan adamı tutup aracın içine attı. Diğer adamlarda içeri girince aracın kapısı kapatıldı ve hızla bulunduğu yerden uzaklaştı.
*
Sabah çok erken saatlerdi. Ayakları çıplak vaziyette elleri arkasından bağlı ve kafasında siyah kumaştan bir torba ile düşe kalka yürüyen adam dün araca zorla bindirilen adamdan başkası değildi. “İpler… Önce ipleri çıkarmalıyım.” Canı çok yanıyordu. Dün akşamdan beri bayağı hırpalanmıştı. Bileklerini bağlayan ipleri zorladığından dolayı kesilen yerlerden kan akıyordu ama adam bunu hiç umursayacak durumda değildi. Aksine kandan kayganlaşan bileğinden ipleri çıkarmak daha da kolay olacaktı. İpten kurtulmaya o kadar dalmıştı ki dengesini kaybetti. Ayakları birbirine dolanan adam tökezleyerek yere düştü. Dizlerinin üstünde kalamadı. Elleri arkada bağlı olduğu için koruyamadığı yüzünün yere çarpmaması için yan düşerek beden ağırlığını koluna vermek istese de başaramadı. Yüzünün yanı yere çarpınca buradan başlayan acı dalgası ayakuçlarına kadar devam etti. Üstüne üstlük bir de dilini ısırmıştı. “Kalk, ayağa kal.” Kendi kendine konuşup duruyordu. Ağzındaki kan tadı ile bir süre öylece yerde kaldıktan sonra dizlerinin üstüne kalkabilmek için birkaç deneme yapması gerekti. Kandan kayganlaşan bileklerinden önce birini sonra diğerini iplerden kurtardı ve hemen kafasındaki torbayı çıkardı.
Nerede olduğunu anlamaya çalışarak etrafa bakındı. Gözlerini kıstı. Gözlüklerinin olmaması da durumu daha da zorlaştırıyordu. “Neredeyim ben?” diye sorduysa da bunu cevap alabilmek için sormamıştı. Hava çok sisliydi. Yürüyebilmek için sisin içinde elleriyle yol açması gerekiyormuş hissine kapıldı. “Hay ben bu gözlerin… Lazerle gözleri çizdirmek iyi bir şey olsaydı, gözlük kullanan göz doktoru kalmazdı.” Son cümleyi söylerken sanki birinin taklidini yapıyormuş gibi ağzını eğerek konuşmuştu. “Ah be anne göz doktoru olmak zorunda mıydın?” İçinde bulunduğu sis kuru bir sisti. “Bu sis nasıl bir şey böyle?” Doğal değildi ve nefes alırken içine girmesini istemediğinden nefesini tutmak istese de bir an sonra derin bir nefes almak zorunda kaldı. Ayaklarını dahi göremiyordu. Birden ürperdi. “Hava da soğuk.” İstem dışı elleri ile kollarını ovaladı sonra da avuçlarını birbirine sürttü. “Beni bir dağ başına mı bıraktınız?” Sonra birden bağırmaya başladı “Korkmuyorum sizden. Beni duyuyor musunuz? Korkmuyorum.” Kimse duymamıştı. Yavaşça ama hiç durmadan yürümeye devam etti. “Buralarda birileri olmalı. İstanbul’dan ne kadar uzakta olabilirim ki? Kimse yok mu?” diye bağırdıktan kısa bir süre sonra kulağına o yoğun sis içinde ilerleyen araçların sesleri geldi. “Arabalar… Biliyordum. Biliyordum.” Seslerin geldiği yöne doğru sevinçle fırladı. Birden yüzüne gelen esinti denizin kokusunu getirdi. “Neredeyim ben?” Az önce korkmuyorum mu demişti… Belki biraz…
Elini burnunun ucuna götürdüğü halde göremiyordu. Sanki gri renkle resim yapan bir ressamın tualindeydi. Arkasında bir yerlerde daha önce duymuş olduğu halde dikkatini şimdiye kadar hiç çekmemiş olan bir ses ile birden irkildi. Durdu. “Bu da ne?” Toynak sesleri… Asfaltta yavaş yavaş ona yaklaşan bir at vardı. Uzaklardan gelip sisin içinde ilerleyen araçların sesini bastıran bir sesti bu. Toynaklar asfalta her vurduğunda yankı yapıyordu. “Oh hayır, O burada…” diyerek hızla yürümeye başladı. Artık gerçekten korkuyordu. “Off nerede şu araçlar?” Sık sık korkuyla arkasına bakıyordu. Sisin içinde bir hareket gördü. Az önceki hissi yeniden hissetti. Sanki bir ressam çizdiği at resmini başparmağı ile bastırıp onun belirginliğini kaybettirmeye çalışmıştı.
Kuru, yoğun, doğal olmayan sisin içinden bir ses geldi. “Sonunda başardın,” ses sisin içinde at ile yaklaşan adama aitti. Araçlar, araçlar nerede… “Her zaman senin iyi bir araştırmacı gazeteci olduğunu düşünmüşümdür.” Kahkaha atarak devam etti, “İstediğin oldu. Artık benimle yüz yüze gelebileceksin.” At biraz daha hızlanmıştı.
Adam can havli ile koşmaya başladı. “İmdat, yardım edin.” Geçip giden araçların seslerini duysa da onları göremiyor, ulaşmayı başaramıyordu. Artık gerçekten çok korkuyordu.
Birden gazetecinin az ilerisinde sislerin arasında bulanık bir şekilde gözükse de bir araç belirdi. “Ah işte en sonunda buldum yolu.” Bir umut… “Bu siste farlarını niye yakmadın be adam.” Gelen arabaya doğru ilerleyerek bağırdı “Durun durun, yardım edin,” Bir yandan da kollarını büyük beden hareketleri yaparak sallıyordu. Ama dehşetle son anda bir şey fark etti. Araç yavaşlamıyordu. “Yavaşlasana be adam…” Aracın şoförü o ne yaparsa yapsın onu görmüyordu. Şaşkınlıktan ağzından sadece “Ne?” çıkmıştı. Kenara çekilmek istese de başaramadı. Korkuyla “Hayır” diye çığlık atarak sırtını döndü ve çömeldi. Sanki bu onu gelen araçtan koruyabilecekti. Araba içinden geçip gitti. Sonra bir kamyon daha o şaşkınlığını üzerinden atamadan yine içinden geçip gitti. “Bu nasıl mümkün olabilir.”
“Bu sis”
Cevap arkasından alaylı bir ses tonu ile geldi: “Evet yazar, bu sis…”
“Beni göremiyorlar.” diyebildi. Korkudan nefes nefese kalmıştı. İlerlemeli bu sisten çıkmalıydı. Her iki üç adımda bir geriye bakarak koşmaya başladı ”Gezer Ata, haklıydın…” İsmi büyük bir özlemle anmıştı. “Keşke seni dinleseydim.”
Atlı adam yaklaşıyordu. İçinden geçen araçları hiç umursamadan geliyor, geldikçe daha da belirginleşiyordu. Sağ elinde atın yanından sarkan uzun bir şey vardı.
“Evet, seni göremiyorlar. Bu benim sisim Yazar. Bu benim görünmeden gezebilmemi sağlayan, görünmeden çağlardır işimi yapmamı sağlayan sistir. Bu sis benim mızrağımın ucunda ölmeden önce hissedip görebileceğin son sistir Yazar,” atını hızlandırdı. Gecenin içindeki bir gölge kadar kara olan atın burnundan verdiği nefesi o kadar yoğundu ki sanki sisin kaynağı onun nefesiydi.
“Sana durmanı söylediğimde beni dinlemeliydin Yazar
Adamlarım kedini öldürüp mesaj bıraktıklarında durmalıydın Yazar
Seni yazdığın gazeteden kovdurduğumda durmalıydın Yazar
Beni buna mecbur bıraktın Yazar”
İyice yaklaşmıştı. Adam yaklaştıkça elinde Atlı Savaşçılara özgü uzun bir kargı tuttuğu iyice belirginleşti. Üstünde uzun kollu omuzlarında koyun postu bulunan manda derisinden bir kıyafet olan adamın geniş göğüs kafesi tüm korkutuculuğu ile açıktaydı. Kafasında yine koyun postundan yapılma kalın bir börk vardı. Onun altından çıkıp omuzlarına dökülen kuzgun karası saçları tıpkı atının yelesi gibi uçuşuyordu.
Mızrağın ucu sırtına değmek üzereydi. “Hayır hayır… Ölmek istemiyorum.” Artık gözyaşlarını da tutamaz olmuştu. Korku ile dönüp arkaya bakmak istediği sırada ayağı tökezleyen adam yüzükoyun yere düştü. Sırtına yiyeceği mızrağın korkusuyla hızla düştüğü yerde döndü. Sağ kolunu yüzüne doğru getirerek haykırdı “Hayırrr”
Atlı adam gitmişti. Tıpkı sisin kaybolup gittiği gibi. “ Ne, ne oldu?” Gazeteci, Boğaziçi Köprüsünün ortasındaydı. Ağzı açık bir şekilde şaşkınlıkla etrafında dönerken Arkasında fren yapan bir aracın sesi ile o yöne döndü. Damperli aracı kullanan şoförün gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Şoför onu görebiliyordu. Ne şoförün yaptığı acı fren işe yaramıştı ne de araştırmacı gazetecinin korku ile sırtını dönerek yüzünü kapatması.
Adamın bedeni hiç acı çekmeden ölmüştü. Ancak bedeninden ayrılan ruhunu sisin içinde bekleyen eli mızraklı bir atlı vardı. “Gel bakalım buraya Gazeteci…” Attığı kahkaha sisin içinde uzaklaşarak kayboldu. Nasıl yaptıysa adamın bedeninden çıkan ruhunu boğazından yakaladı. Ruh onun ardında bir yere bakarak kollarını yardım et der gibi uzattı “Dila…” diye haykırırken kara savaşçı eyerinin yanından aldığı bir tulumun içine onu tıktı.
“Evet Yazar, ben gerçeğim ve yaşıyorum. Haklısın… Daha doğrusu haklıydın. Şimdi bunu öğrenmen sana ne kazandırdı söyle bakalım?” Tuluma birkaç kez vurdu. Atını gerisin geri çevirdi ve yoğun sisin içine dalıp kaybolup gitti.
Boğaziçi Köprüsünde trafik bu kaza nedeni ile kilitlendi. Şoför olay yerine gelen polislere adamın karşısına birden çıktığı konusunda yeminler etse de alıp götürüldü.
*
İstanbul’un başka bir semtinde genç bir erkek gördüğü kâbusla birlikte ter içinde yatağında fırladı. Uyandığı sırada attığı çığlık yan odada yatan ikiz kardeşini uyandırmıştı. Kapıyı hızla açan endişeli kardeş yatağa oturup ter içinde kalmış kardeşinin saçlarını yüzünden arkaya aldı. Uzun yılların tecrübesi ile hiç konuşmadan bekledi. Kardeşi gözlerini onunkilerle birleştirdiğinde tek bir şey söyledi. “O Yaşıyor…”
Modern Masallar Serisi – Alter Güneş