Franz Kafka Hikayeleri; “Ceza Sömürgesi”
  • Post comments:0 Yorum

Franz Kafka Hikayeleri; “Ceza Sömürgesi”

Subay: «Bambaşka bir araç bu», dedi inceleme gezisine çıkmış konuğa ve kendisinin hiç de yabancısı olmaması gereken aracı nerdeyse hayranlıkla baştan aşağı süzdü. Konuk, itaatsizlik ve üste hakaret suçundan ölüme mahkûm edilmiş bir erin idamında bulunmak için kumandan tarafından yapılan çağrıya sırf nezaket gereği uymuştu. Anlaşılan ceza sömürgesinde de söz konusu idama karşı ilgi pek büyük değildi. Hiç değilse burada, dört bir yanı çıplak yamaçlarla çevrilmiş bu kumlu vadide subayla konuk dışında sadece mahkûm, saçları ve yüzü bakımsız, geniş ağızlı bu alık adam ve ağır zinciri elinde tutan bir er görülüyordu. Erin tuttuğu ağır zincire, mahkûmun ayakları ve bileklerine geçirilmiş zincirler gelip ulanıyor, bu zincirler de yine kendi aralarında daha başka zincirlerle birbirine bağlanıyordu. Üstelik mahkûmun halinde öylesine köpeksi bir sadakat ifadesi vardı ki, âdeta kendisini salıvermek ve yamaçlarda serbestçe dolaşmasına müsaade etmek hiçbir sakınca doğurmaz, idam işine başlanacağı an çalınacak bir ıslıkla adamın dönüp gelmesi sağlanabilirdi.

Konuğun araçtan anladığı yoktu pek; mahkûmun peşi sıra, nerdeyse göze görünür bir kayıtsızlıkla aşağı yukarı geziniyor, bu arada son hazırlıkları bitirmeye çalışan subay bazen yere iyice gömülmüş araç altına sürünerek giriyor, bazen da üst parçaları gözden geçirmek üzere bir merdiveni tırmanıp yukarı çıkıyordu. Aslında bunlar bir makiniste yaptırılacak şeylerdi; ancak subay bu işi canla başla görüyor, araca çok bağlılığından mıdır, yoksa daha başka nedenlerden mi, bu işi başka kimseye emanet etmek istemiyordu. «İşte şimdi tamam!» diye seslendi sonunda ve merdivenden indi. Alabildiğine bitkin düşmüştü, enikonu açılmış ağzıyla soluyup duruyordu; zarif iki hanım mendilini arkadan üniformasının yakasının altına sıkıştırmıştı. “Bu üniformalar tropik bölgeler için ağır olsa gerek” dedi konuk. Oysa subay araç konusunda konuk kendisinden bilgi alacak diye bekliyordu. Yağla pislenmiş ellerini orada hazır duran bir gerdelde yıkarken: «Şüphe yok», diye cevapladı, «ancak bu üniformalar yurt demektir, yurdu da doğrusu yitirmek istemeyiz.» Ellerini bir beze kurularken aracı göstererek:

«Hele siz şu makine ye bakın bir!» diye ekledi hemen, «Şimdiye kadar elle çalıştırılması gerekiyordu, ama şimdi tamamen otomatik olarak işliyor.»

Konuk başını sallayarak subayın arkasından yürüdü. Subay her türlü kötü ihtimale karşı kendini temize çıkarmak isteyerek:

«Tabii arızalar başgösteriyor bazen» dedi, «gerçi bugün böyle bir şeyle karşılaşmayacağımızı ummaktayım, ancak yine de bunların hesaba katılması gerek; nihayet on iki saat sürekli çalışmak zorunda makine. Hem böyle arızalar başgösterse de, pek ufak şeylerdir, bir solukta giderilebilirler.»

Sonunda: «Oturmaz mısınız?» diye sordu ve bir yığın hasır iskemleden birini çekip konuğa uzattı, konuk da hayır diyemeyerek iskemleye çöktü. Bir çukur kenarında oturuyordu; şöyle bir baktı çukura. Pek derin değildi; deşilen toprak bir kenara yığılmış, bir duvar oluşturmuştu; öbür kenarda makine vardı. Subay: «Bilmem, kumandan makineyle ilgili açıklamalarda bulundu mu size?» diye sordu. Konuk eliyle nasıl yorumlanacağı pek bilinmeyen bir hareket yaptı. Ama subay için bundan iyisi can sağlığıydı, makine üzerinde kendisi açıklamalarda bulunabilirdi.«Bu makine», diye söze başladı, bir manivela koluna yaslanarak, «bizim eski kumandanın bir buluşudur. Ben daha ilk denemelerde kendisiyle çalıştım, makinenin yapımı bitinceye kadar da katıldım çalışmalara. Ancak icat şerefi bütünüyle kumandana aittir. Bizim eski kumandandan hiç söz açan oldu mu size? Hayır, öyle mi? Eh, bütün ceza sömürgesine onun bir eseri gözüyle bakılabileceğini söylersem, pek aşırı bir iddia sayılmaz.

Eski kumandanın dostu bizler, daha o hayattayken ilerde yerine geçecek kimsenin, kafasında isterse binlerce tasarı bulunsun, en azından daha birçok yıl eski durumda hiçbir değişiklik yapamayacağı kadar sömürgenin kendi içerisine kapalı bir bütün oluşturduğunu biliyorduk. Nitekim kehanetimiz çıktı bir bakıma, yeni kumandan eskisinin değerini benimsemek zorunda kaldı. Yazık, eski kumandanı tanıyamadınız. -Ancak-» Burada konuşmasına ara verdi subay. «boşboğazlık edip duruyorum ben, oysa makine işte buracıkta, önünüzde bulunuyor. Gördüğünüz gibi üç parçadan yapılmış ve zamanla parçalardan her biri için halk ağzında isimler uydurulmuştur. Alttaki yatak diye niteleniyor, ara yerdekinin adı hakkâk, şu ortada kalkıp inene de tırmık deniyor. «Tırmık mı?» diye sordu konuk. Anlatılanlara pek dikkatle kulak verememişti.

Güneş bu gölgesiz vadide bütün gücüyle üzerine çullanıyor, insanın düşüncelerini bir noktada toplamasını güçleştiriyordu. Ama bir geçit törenine katılacakmış gibi apoletlerin ağırlaştırdığı ve kordonların ardan oraya uzandığı daracık seferi bir giysi giymiş, harıl harıl açıklamalarda bulunan, bir yandan konuşup, bir yandan elindeki tornavidayla bir vida üzerinde çalışan subay, konuğun hayranlığını her şeyden çok kendi üzerine çekiyordu. Er de konuk gibi bir ruh durumu içerisindeydi adeta; her iki bileğine mahkûmun zincirini dolamış, bir eliyle tüfeğine yaslanıyor, kafasını önüne sarkıtmış, hiç bir şeyle ilgilenmiyordu.

Konuk onun bu durumuna şaşmıyordu pek; çünkü subay Fransızca konuşuyor, bu dili de şüphesiz ne er, ne mahkûm anlıyordu. Subayın açıklamalarını izlemek için mahkûmun harcadığı çaba bu yüzden dikkati daha çok üzerine çekiyordu; bakışlarını uykulu bir ısrarla, subayın her seferinde gösterdiği yere yöneltiyordu. Derken konuk bir soru sorup subayın sözünü kesince, mahkûm da subay gibi gözlerini ona çevirdi.

«Evet, tırmık», dedi subay, «yerinde bir isim. İğneler tıpkı tırmıkta olduğu gibi dizilmiş çünkü. Sonra parçanın bütünü, yalnız tek bir yerde bile olsa bir tırmığı andırıyor ve bir tırmıktan daha ustalıklı yapılmış. Zaten siz de az sonra göreceksiniz ya. Mahkûm buraya, bu yatak üzerine yatırılıyor; önce; hem hakkâktaki bir dişli fazla aşınmış, makine çalışırken pek gıcırdıyor; birbirimizi anlayamayız sonra. Maalesef bizim burada yedek parça sağlamak güç. Evet, dediğim gibi burası yatak; baştan başa bir pamuk tabakasıyla örtülmüştür, bunun da ne işe yaradığını ilerde öğreneceksiniz. Mahkûm bu pamuk üzerine yüz üstü yatırılır, tabii çıplak olarak. Burada eller, burada ayaklar, burada da boyun için kayışlar vardır; kayışlarla kıskıvrak bağlanır. Yatağın başucunda, daha önce dediğim gibi mahkûmun yüz üstü yatırıldığı bu yerde küçük bir keçe tıkaç bulunmaktadır; bu keçe tıkaç o kadar kolay ayarlanabilir ki, dosdoğru mahkûmun ağzından içeri girer; görevi de, onun bağırmasını ve dilini ısırmasını önlemektir. Tabii mahkûm ister istemez keçe tıkacı ağzına alır, yoksa boyun kayışıyla ense kemiğinin kırılması işten değildir.» «Demek pamuk bu?» diye sordu konuk, öne doğru eğilerek. «Ha elbette», diye cevapladı subay ve gülümsedi. «Kendiniz elleyin, bakın isterseniz.» Sonra konuğun elini tutup yatak üzerine götürdü. «Özel bir işlemden geçirilmiş bir pamuk, onun için böyle kolay tanınmıyor; ne işe yaradığını anlatacağım size.»

Nihayet konuk makineye karşı biraz ilgi duymaya başlamıştı. Güneşten korumak üzere ellerini gözlerine siper ederek, başını kaldırmış makineye bakıyordu; heyulâ gibi bir şeydi. Yatakla hakkâk aynı büyüklükte koyu renk iki dolaba benziyordu. Hakkâk yatağın aşağı yukarı iki metre yukarısına yerleştirilmiş, her iki parça köşe yerlerinden dört pirinç çubukla birbirine tutturulmuştu ve çubuklar güneşte sanki çevreye ışınlar saçıyordu. Dolaplar arasında çelik bir bantla inip kalkıyordu tırmık.

Subay konuğun daha önceki ilgisizliğini pek fark etmemişti, ama şimdi onda makineye karşı uyanan ilgiyi çok iyi seziyordu; bu yüzden açıklamalarına ara vererek, makineyi rahat rahat seyredebilmesine zaman bırakmak istedi. Mahkum da konuğa öykünüyor, ellerini siper edemediğinden çıplak gözlerini kırpıştırarak aşağıdan yukarı makineyi süzüyordu.

Sandalyesinde bacak bacak üstüne atarak: «Peki, adam yattı», dedi konuk.

«Evet, diye cevapladı subay, şapkasını biraz arkaya devirip elini sıcak yüzünde gezdirdi:

«Şimdi söyleyeceklerimi dinleyiniz lütfen! Hem yatağın, hem de hakkâkın kendisinde birer batarya vardır; yataktaki batarya yatağın kendisi, hakkâktaki ise tırmık için gereklidir. Mahkûm kayışlarla kıskıvrak bağlanır bağlanmaz, yatak harekete geçirilir. Hem yatay, hem dikey alabildiğine küçük ve hızlı titreşimlerde bulunur. Buna benzer makineleri akıl ve ruh hastalıkları kliniklerinde görmüşsünüzdür; ancak bizim yatağın hareketleri inceden inceye hesaplanmıştır; çünkü bu hareketlerin son derece büyük bir titizlikle tırmığın hareketlerine uydurulması gerekmektedir. Ama yargının asıl infazı buradaki tırmığa bırakılmıştır.»

«Peki nasıl bir yargı bu?» diye sordu konuk. Subay şaşırarak: «Demek bunu da bilmiyorsunuz?» dedi ve dudaklarını ısırdı. «Açıklamalarım biraz dağınık oluyorsa, bağışlayın lütfen. Hani çok özür dilerim; eskiden bu açıklamaları kumandanın kendisi yapardı; ama yeni kumandan bu şerefli görevi sıyırıp attı üzerinden. Ancak sizin gibi böyle değerli bir konuğa … » Konuk söz konusu iltifatı geri çevirircesine her iki eliyle bir hareket yaptı, ama subay deyim üzerinde diretti. «- Sizin gibi böyle değerli bir konuğa, bizim buradaki yargı usulü üzerinde bilgi verilmemesi yeniliklerden bir diğeri ki… »

Subayın ağzından az kalsın kötü bir söz çıkacaktı, ama kendini tuttu ve sadece: «Doğrusu benim bundan haberim yoktu», dedi, «Kabahat bende değil. Hem bizim buradaki yargı çeşitlerini size en iyi açıklayabilecek biri varsa şüphesiz o da benim; çünkü bu cebimde-» Sözün burasında ceketinin iç cebine vurdu. «- eski kumandanın kendi eliyle yaptığı şemalar bulunuyor.»

«Kumandanın kendi eliyle yaptığı şemalar mı?» diye sordu konuk. «Her şeyden bu kadar çok anlayan biri miydi kumandan? Hem asker, hem yargıç, hem mühendis, hem kimyager, hem ressam?»

Kafasını sallayıp düşünceli bakışlarla bir noktaya bakarak: «Evet, öyleydi», diye cevapladı subay. Sonra bir muayeneden geçirir gibi ellerini süzdü; şemalara dokunduracak kadar temiz görmedi ellerini, oradaki gerdele doğru yürüyerek yeniden yıkadı. Cebinden meşin bir cüzdan çıkararak: «Bizim yargılarımız öyle sert değildir», dedi, «Çiğnediği buyruk tırmıkla mahkûmun vücuduna yazılır, o kadar. Sözgelişi bu mahkûmun vücuduna…» Sözün burasında eliyle mahkûmu gösterdi «… şöyle yazılacak: Üstlerine saygılı davran!»

Konuk, mahkûma bir göz attı; subay kendisini gösterdiğinde mahkûm başını önüne eğmişti ve konuşulanlardan biraz bir şeyler öğrenebilmek için bütün işitme gücünü seferber etmişe benziyordu; ancak, birbirine bastırılmış etli dudaklarından açıkça görüldüğüne göre, hiç bir şey de anladığı yoktu. Aslında birçok şeyler sormak isteyen konuk, mahkûmun bu hali karşısında: «Ne gibi bir yargının kendisini beklediğini biliyor mu?» dedi. «Hayır», diye cevapladı subay ve hemen arkadan açıklamalarını sürdürmek istedi, ama konuk sözünü kesti: «Demek nasıl bir yargının kendisini beklediğinden haberi yok?»

«Hayır», diye tekrarladı subay, konuktan sorusunu açıklamasını bekler gibi bir an duraklayarak: «Bunu ona bildirmek boşuna zahmettir, çünkü nihayet kendi vücudunda öğrenecek», diye ekledi. Konuk susacak oldu, ama o anda mahkûmun gözlerinin üzerine dikildiğini hissetti; mahkûm, subay tarafından anlatılan şeyi uygun bulup bulmadığını sorar gibiydi âdeta. Bu yüzden, arkasına yaslanmışken, yine öne doğru eğilip: «Ama hüküm giydiğini biliyor herhalde ?» dedi. “Hayır”, diye cevapladı subay ve özel bazı açıklamalar daha bekliyormuş gibi konuğa gülümsedi.

«Onu da mı bilmez?» diye sordu konuk, elini alnında gezdirerek, «Savunmasının sonucunu henüz bilmiyor yani?» «Savunma fırsatı eline geçmedi ki, dedi subay ve kendi kendisiyle konuşur gibi, onun için pek tabii olan bu gibi şeyleri anlatarak konuğu utandırmak istemezmiş gibi gözlerini yana kaçırdı. «Ama savunma için kendisine bir fırsat verilmesi gerekirdi», dedi konuk ve sandalyesinden doğrulup kalktı.

Subay, makinenin açıklanmasında uzun zaman oyalanma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu sezmişti; bu yüzden konuğa doğru yürüyerek koluna girdi, dikkatin böyle açık seçik kendi üzerinde toplandığını fark edip, esas duruşa geçen er de (beri yandan zinciri çekmişti) mahkûmu göstererek «Bakın», dedi, «mesele şu: Ben buraya, ceza sömürgesine yargıç göreviyle atanmış bulunuyorum. Bu genç yaşıma rağmen hani. Çünkü ceza işlerinde eski kumandanın da yardımcısıydım, sonra bu makineyi herkesten iyi anlarım. Yargılarımı verirken şöyle bir temel ilkeye dayanırım hep: Suç hiçbir vakit şüphe götürmez.

Başka mahkemeler bu ilkeye uymayabilir, çünkü bu mahkemelerde mahkeme kurulu birden çok kimseden oluşur, ayrıca onların da üstünde başka mahkemeler vardır. Oysa bizim burada böyle bir durum söz konusu değil, hiç değilse eski kumandan zamanında böyleydi. Gerçi yeni kumandan benim yargılama işime karışmak hevesini duydu duymaya, ancak şimdiye kadar onu bundan uzakta tutmayı başardım ve ilerde de başaracağım. Siz bu son davayla ilgili bir açıklama istemiştiniz; bu dava da bütün ötekiler gibi pek basit: Bu sabah bir yüzbaşı gelip, kendisine emir eri diye verilen ve kapısının önünde yatıp kalkan bu adamın hizmet sırasında uyuyakaldığını ihbar etti. Hani adamın görevi şu: her saat vurdukça kalkıp, yüzbaşının kapısının önünde selama duracak. Güç bir görev değil elbet, sonra da zorunlu; çünkü erin hem yüzbaşının muhafızlığını yapıp, hem de onun hizmetine bakabilmesi için uyanık kalması gerekiyor. Yüzbaşı dün gece, emir eri görevini yapıyor mu, yapmıyor mu, bir bakayım demiş. Saat ikiyi vururken kapıyı açmış, bir de ne görsün: emir eri kıvrılmış yerde yatıyor. Bunun üzerine kırbacı alıp gelerek yüzüne çalmaya başlamış. Emir eri bu durumda kalkıp af dileyecekken, bacaklarından yakalamış yüzbaşıyı, onu silkip tartaklayarak: “At elinden o kırbacı, yoksa yerim seni.” diye bağırmış. Olay bu işte. Yüzbaşı bir saat önce bana geldi, anlattıklarını zapta geçirdim ve hemen yargımı verdim. Sonra da adamı zincire vurdurdum. Bütün bu iş pek basit bir şey oldu benim için. Ama önce adamı çağırıp sorgulamadan geçireyim desem, iş karışacaktı, o kadar. Adam yalan söyleyecek, ben yalanlarını yakaladıkça, o yenilerini uyduracak, böylece sürüp gidecekti bu. Oysa şimdi benim elimde bulunuyor ve bundan böyle de onu koyvermeye niyetim yok. Nasıl, acaba her şeyi açıklayabildim mi? Ancak zaman geçiyor, yargının infazı işinin şu anda başlaması gerekirdi, oysa makineye ilişkin açıklamalarım da henüz sona ermiş değil.»

Subay konuğu sandalyesine oturmaya zorlayarak, yeniden makineye yaklaştı ve: Gördüğünüz gibi, tırmık bir insan suretine uygun yapılmış», dedi, «burası belden yukarısı için, burası da bacaklar için. Baş için sadece şu kısım bulunuyor. Bilmem anlatabildim mi?» Bunun üzerine subay, en geniş açıklamalarda bulunmaya hazır, nazik bir edayla konuğa doğru eğildi.

Konuk alnını kırıştırarak tırmığa bakıyordu. Yargılama usulüne ilişkin verilen bilgiler yine de onu kandırmamıştı. Burada bir ceza sömürgesi söz konusu olduğunu, dolayısıyla özel birtakım tedbirlerin zorunluluğunu, işin sonuna kadar askeri kurallar çerçevesi içinde davranmak gerektiğini kendi kendine itiraf etmeden duramadı. Beri yandan yeni kumandan, yavaş olmakla beraber, bu subayın dar görüşlü kafasına girmeyecek yeni bir yargılama usulünü uygulama alanına sokmayı tasarlıyordu. Zihninde bu türlü düşüncelerle sordu: «Yargının infazında kumandan da bulunacak mı?» Bu dolaysız sorudan hiç de hoşlanmamış subay: «Kesin değil!» diye cevapladı. Yüzündeki nazik ifade kaybolarak kaşları çatıldı: «Zaten bizi de acele etmeye zorlayan başlıca neden bu. Hatta beni üzecek bir şey olmasına rağmen, yaptığım açıklamaları kısa kesmem gerekiyor. Ama yarın sabah makine yine temizlensin (tek kusuru varsa, o da bu kadar kirliliği) size daha çok bilgi verebilirim. Şimdilik en zorunlu bilgileri vereyim de.

– Mahkûm üzerine yatırılıp yatak titreme durumuna geçirildi mi, tırmık adamın vücuduna doğru alçalır. Hani kendisini otomatik olarak o türlü ayarlar ki, adamın vücuduna ancak dokunur uçları; bu ayarlamadan sonra hemen buradaki çelik ip gerilip bir çubuk durumu alır. Ve o zaman başlar oyun. İşin içinde bulunmayan bir kimse, dıştan bakınca cezalar arasında bir ayrım görmez. Tırmık hepsinde de aynı biçimde çalışıyor gibidir. Titreşerek sivri uçlarını vücut içersine batırır, bu arada vücut da yine yatak tarafından titreşime geçirilir. Herkese yargının infazını kontrol olanağı sağlamak için tırmık camdan yapılmıştır. İğneleri cam içerisine tutturmak bazı teknik güçlükler doğurmuşsa da, bir hayli denemeden sonra bu iş başarılmıştır. Anlayacağınız, hiçbir zahmetten kaçmış değiliz. Bu durumda herkes, yazılacak yazının mahkûmun vücuduna nasıl hak edildiğini camdan seyredebilir. İğneleri görmek için, şöyle biraz yakına buyurmaz mısınız?»

Konuk yavaş yavaş doğruldu, tırmıktan yana yürüyüp üzerine eğildi. «Görüyorsunuz işte», dedi subay, «değişik biçimlerde dizilmiş iki dizi iğne. Bir uzun, onun yanında bir kısa. Uzunu hak etme işini yapıyor, kısası da su püskürterek çıkan kanı yıkıyor ve yazıyı hep açık seçik tutmaya çalışıyor. Kanlı su da şuradaki küçük oluklara akıtılıyor, sonunda ana olukta toplanıp çukur içerisine aktarılıyor.» Subay kanlı suyun izleyeceği yolu inceden inceye parmağıyla gösterdi. Açıklamasına elden geldiği kadar bir somutluk verebilmek için elini çukura açılan ana borunun ağzına tuttu. Subayın avucunun kanlı suyla dolması üzerine konuk, başını kaldırdı, sağa sola tutunarak gerisin geri sandalyesine dönmek istedi. Birden mahkûmun da, tırmığı görmek için subayın yaptığı çağrıya uyduğunu fark ederek irkildi. Mahkûm zinciri elinde tutan uykulu eri biraz çekip öne doğru sürüklemiş ve cam tırmık üzerine eğilmişti. Az önce iki bayın gözlemlediği şeyi güvensiz bakışlarla aradığı, ancak bir açıklamasız bunu başaramadığı görülüyordu. Oraya buraya eğiliyor, gözlerini cam tırmığın bir başından öbür başına gezdirip duruyordu.

Konuk onu gerisin geri uzaklaştıracak oldu, çünkü yaptığı şey cezalandırılmasına yol açabilirdi. Ama subay bir eliyle konuğu tutup, öbür eliyle yerden bir kesek parçası alarak ere fırlattı. Şöyle bir silkinerek başını kaldırdı er, mahkûmun nelere yeltenmiş olduğunu gördü, silâhını elinden bırakıp ayaklarının ökçelerini yere dayayarak mahkûmu geriye çekti. Mahkûm hemen yıkıldı; yerde kıvranıp durur ve zincirlerini şangırdatırken, er yukardan mahkûma baktı. Subay: «Kaldır şunu!» diye bağırdı, çünkü mahkûmun konuğun dikkatini fazlasıyla üzerine çektiğini farketmişti. Hatta konuk tırmığa aldırmaksızın ileriye doğru eğilmiş, mahkûma ne yapılacağını görmek istiyordu. «Ona titizlikle davran, diye yeniden bağırdı subay ere; makinenin çevresini dolandı; mahkûmu bizzat koltuklayıp, ikide bir ayakları kayan bu adamı erin yardımıyla kaldırıp ayağa dikti.

Subay tekrar yanına dönüp geldiğinde: «Evet, öğrendim artık her şeyi», dedi konuk. «Yalnız pek önemli bir şey kaldı», diye cevapladı subay, konuğu kolundan tutarak, ona makinenin üst kısmını gösterdi: «Şu ordaki hakkâkta tırmığın hareketini yöneten çark bulunmaktadır, bu çark yargıda öngörülen şemaya göre düzenlenir. Ben hâlâ eski kumandanın şemalarını kullanmaktayım. Buyrun bakın!» Meşin cüzdandan birkaç yaprak kâğıt çıkardı subay: «Ama ne yazık ki, elinize veremeyeceğim bunları, çünkü sahip olduğum en değerli şeylerdir. Oturun, size uzaktan göstereyim. O zaman gerektiği gibi görebilirsiniz hepsini.»

Derken konuğa ilk şema yı gösterdi. Konuk övücü bazı sözler söylemeyi çok istedi ama, labirenti andıran ve birbiriyle birçok defa kesişip çaprazlaşan çizgilerden başka bir şey seçemedi; çizgiler kağıt üzerini o kadar sık aralıklarla dolduruyordu ki, satırlar arasındaki beyaz boşluklar ancak güçlükle fark edilebiliyordu. «Okuyun işte», dedi subay. Konuk: «Okuyamıyorum», diye cevapladı. «Ama okunaklı yazılmış hepsi», dedi subay. Kaçamak yollu: «Pek ustalıklı bir yazı», diye cevapladı konuk, «ama ben sökemiyorum.» «Öyle», dedi subay gülerek ve cüzdanı yine cebine yerleştirdi, «ilkokul öğrencilerinin içinden çıkabileceği bir yazı değil. Uzun bir süre eksersize bağlı; siz de şüphesiz çıkarabilirsiniz o zaman. Tabii bunun basit bir yazı olmaması gerekiyor; çünkü istenen, mahkûmun hemen değil, ancak ortalama on iki saatlik bir süre içerisinde öldürülmesidir. Altıncı saat dönüm noktası diye hesaplanmış bulunuyor. Bu bakımdan, bir sürü süslemenin asıl yazıyı çevrelemesi zorunlu. Asıl yazı vücudu ancak geniş olmayan bir kemer gibi sarar; vücudun artakalan yerleri ise süslemelere ayrılmıştır. Nasıl, şimdi tırmıkla makinenin bütün çalışmasını daha iyi değerlendirecek misiniz? – Bakın»

Subay merdivenlerden sıçrayıp çıktı yukarı, bir tekerleği döndürüp aşağıya seslendi: «Dikkat! Yana çekilin lütfen!» Derken bütün makine işlemeye başladı. Tekerlek gıcırdamasa, şahaneydi doğrusu. Söz konusu arızayı hiç beklememiş gibi, subay adeta gözdağı vererek tekerleğe doğru elini salladı, sonra özür dileyerek konuğa kollarını uzattı ve makinenin çalışmasını aşağıdan izlemek için acele merdivenlerden indi. Ancak, makinenin bir yerinde kendisinden başka kimsenin fark edemeyeceği bir aksaklık buldu, yeniden merdiveni tırmanıp iki eliyle hakkâkın içerisine uzandı, sonra daha çabuk aşağı inebilmek için merdiveni kullanmayarak bir madeni direkten aşağı kaydı ve gürültü ortasında dediğini işittirebilmek üzere sesinin olanca gücüyle konuğun kulağına haykırdı: «Makinenin nasıl çalıştığını anlıyorsunuz herhalde? Tırmık yazıyı hak etmeye başlıyor. Adamın sırtında yazının ilk taslağı tamamlanınca, pamuk tabakası yuvarlanıp vücudu yavaş yavaş yana çevirir, tırmığa iş görmesi için yeni yer hazırlar. Bu arada yazının hak edildiği yara bere içinde kalmış yerler pamuk üzerine yatırılır, pamuk özel bir işleme tabi tutulmuştur, hemen dindirir kanı ve yazının bu kez daha derine hak edilmesi için gerekli hazırlığı görür.

Tırmığın kenarındaki bu bir sürü uçlar, mahkûmun vücudu yeniden döndürülürken yaralı yerlerden pamuğu koparıp alarak çukurun içine fırlatır, tırmık da bunun üzerine yine çalışmaya başlar. Böylece on iki saat yazı gittikçe daha derinlere hak edilip durur. İlk altı saatte mahkûm nerdeyse eskisi gibi yaşayıp gider, ancak şimdi bir farkı varsa acı çekmektedir. On iki saat sonra keçe tıkaç uzaklaştırılır, çünkü adamda bağıracak güç kalmamıştır artık. Mahkûmun başucundaki elektrikle kızdırılan bu çanağa sıcak pirinç lapası konur, mahkûm canı isterse dilini uzatıp alabildiği kadar bu lapadan alır. Hani hiç bir mahkûm çıkmaz ki, bu fırsatı kaçırsın. Ben kendim bilmiyorum böyle birini, oysa bunca tecrübem var. Ancak altıncı saatte mahkûm yemek yeme isteğini yitirir. Ben o zaman genellikle buraya diz çöküp durumu seyrederim. Son lokmasını seyrek yutar mahkûm, daha çok lokmayı ağzında evirip çevirir ve sonra çukura tükürür. O anda ister istemez eğilirim ben, yoksa lokma yüzüme rastlar. Altınca saatte de bir sessizleşir ki mahkûm! En salağı bile zeki biri olup çıkar. Bu zekâ ifadesi gözlerinin çevresinde başlar ilkin, buradan dört bir yana dağılır. Hani öylesine ayartıcı bir manzara ki, insanın tırmık altına, mahkûmun yanına yatası gelir; çünkü uygulanacak ceza uygulanıp bitmiştir artık, mahkûmun bundan böyle yaptığı tek şey, yazıyı sökmeye uğraşmaktır; beri yandan bir sese kulak verir gibi ağzını sivriltir. Siz de gördünüz, yazıyı gözle sökebilmek kolay değil, ancak bizim mahkûm onu yara bereleriyle söker. Tabii çok çabaya bakar bu, yazıyı tastamam sökene kadar altı saatin geçmesi gerekir. Sonra da tırmık mahkûmu tamamen iğnelerine geçirir ve onu kaldırdığı gibi çukura atar. Kanlı sularla pamuklar üzerine pattadan düşer mahkûm. Böylece yargının infazı sona erer ve biz de, yani erle ben, mahkûmu çukura gömeriz.» Konuk kulağını subaya doğru eğmiş, elleri pantolonunun ceplerinde, makinenin işleyişini seyrediyordu. Mahkûm da aynı şeyi yapıyordu ama bir şey anlamaksızın. Biraz öne eğilmiş, titreşen iğnelerin hareketini izlerken, subayın bir işareti üzerine er, bir bıçakla mahkûmun gömleğini ve pantolonunu arkadan kesip yırttı, pantolonla gömlek mahkûmun üzerinden kayıp düştü. Mahkûm çıplak kalan önünü örtmek için elini uzatıp giysilerini yakalamak istedi, ama er mahkûmu tutup kaldırdı ve üzerindeki son giysileri de silkip indirdi aşağı. Subay makineyi durdurdu, baş gösteren sessizlikte mahkûm tırmık altına yatırıldı. Zincirler çözülüp kayışlar bağlandı yerlerine. Bundan mahkûm ilk anda bir rahatlık duyar gibi göründü. Derken tırmık biraz aşağı indi, çünkü sıska bir adamdı mahkûm, tırmığın uçları derisine dokunur dokunmaz vücuduna bir ürperti yayıldı. Er sağ eli üzerinde çalışırken, o sol elini uzattı, ancak nereye uzattığını bildiği yoktu, ama konuğun bulunduğu yöne doğru bir uzatıştı bu. Subay göz ucuyIa aralıksız konuğu süzüyor, hiç değilse yarı buçuk açıkladığı idam usulünün konuk üzerindeki izlenimini yüzünden okumaya çalışıyordu.

Birden koptu bilek kayışı; herhalde er fazla sıkmıştı; subayı yardıma çağırarak kopan parçayı gösterdi. Subay kalkıp karşıya geçti, erin yanına vardı ve yüzü konuğa dönük: «Makine pek çok parçalardan oluşuyor, yer yer bir şey kopup, bir şey kırılacak tabii», dedi, «ancak makine üzerinde genel bir yargı verirken, bunlara aldırmamak gerekir. Hem kayışın yerini tutabilecek bir başka şey sağlanabilir hemen; sözgelişi ben şimdi bir zincir kullanacağım, tabii titreşimdeki inceliği sağ kol için biraz kısıtlayacak bu.» Subay bir zincirle mahkûmun kolunu bağlarken: «Makinenin ayakta tutulması için gerekli maddi olanaklar şu sıra pek sınırlanmış bulunuyor», diye ekledi, «Eski kumandan zamanında bunun için ayrılmış bir ödenek vardı, istediğim zaman bu ödeneğe el atabiliyordum. Öte yandan, burada her türlü yedek parçanın saklandığı bir depo bulunuyordu. İtiraf edeyim hani, bu olanakları nerdeyse müsrifçe kullandım; ancak daha önceleri yaptım bunu, yoksa eski kurumlarla savaşıp onları yıkmak için her şeye bir bahane gözüyle bakan yeni kumandanın ileri sürdüğü gibi şimdi değil. Makine için ayrılan ödenek bundan böyle onun elinin altında; sözgelişi bir adam yollayıp da yeni bir kayış istetsem, kopmuş kayışı görmek istiyor, getirilmesini buyuruyor; yeni kayış ise ancak on günde sağlanıyor, kalitesi bozuk bir şey oluyor üstelik, bir işe yaramıyor. Aradaki zaman içerisinde makineyi nasıl çalıştıracağımı ise kimsenin sorup ettiği yok.»

Konuk kendi kendine şöyle düşündü: Başkalarının işine kesin bir müdahalede bulunmak her vakit netameli bir işti. Ne ceza sömürgesinin, ne de onun bağlı bulunduğu devletin bir vatandaşıydı. İdam usulünü doğru görmediğini söylese, hele bunu önlemeye kalksa, kendisine: “Sen nihayet bir yabancısın, karışma böyle bir şeye!” diyebilirlerdi. Buna da cevap veremez, kendisinin de böyle bir müdahaleye neden kalkıştığını anlamadığım, çünkü gezisinin amacının yargılama usullerini değiştirmek değil, sadece bunları incelemek olduğunu açıklamaktan başka bir şey yapamazdı. Gelgelelim şimdi bulunduğu yerde pek ayartıcı bir durum söz konusuydu. Yargılamadaki adaletsizlikle infazdaki barbarlık şüphe götürecek gibi değildi. Kimse bu işte konuğun bir çıkar güttüğü sanısına kapılamazdı, çünkü mahkûm kendisine yabancıydı, bir hemşerisi falan değildi, ayrıca insanda hiç de acıma duygusu uyandıracak bir hali yoktu. Konukta ise yüksek makamlardan alınmış tavsiye mektupları vardı, burada büyük bir nezaketle karşılanmıştı; bu infaz olayına davet edilmesi, bu mahkeme üzerinde kendisinden bir yargı beklendiğini ima eder gibiydi hatta… Şimdi pek açık seçik işittiği gibi, kumandanın bu usulün savunuculuğunu yaptığı ve subaya karşı nerdeyse düşmanca bir tavır takındığı düşünülürse, hani hiç de olmayacak bir şey değildi bu.

Birden konuk, subayın hırsla bağırdığını işitti; tam keçe parçasını hayli zahmet e katlanarak mahkûmun ağzına tıkmıştı ki, mahkûm karşı duramadığı bir kusma tenbihiyle gözlerini yummuş ve sonra kusmuştu. Subay çarçabuk onu keçe tıkaçtan ayırıp kaldırmış ve başını çukura döndürmek istemişti; ama geç kalmış, kusmuk makineden aşağı sızmaya başlamıştı. «Hep kabahat kumandanda», diye bağırdı subay ve öfkesinden kendinden geçerek öndeki pirinç çubukları sarsıp silkmeye başladı. «Tıpkı bir ahır gibi pisletiliyor makine!» Titreyen elleriyle olup biteni konuğa gösterdi: «Saatlerce dil döktüm, infazdan önce mahkûma artık yiyecek verilmemesi gerektiğini açıklamaya çalıştım.

Gelgelelim, kumandanın getirdiği yeni yumuşak düzende başka görüşler savunuluyor. Kumandanın çevresindeki hanımefendiler, infaza götürülmeden önce mahkûmu tatlılarla tıka basa doyuruyorlar. Bütün ömrü boyu leş gibi balıklarla karnını doyuran bu adam, nasıl şimdi kalkar, tatlı falan yiyebilir. Evet, olmaz değil; üç aydır alın, alın diye yalvarıp durduğum yeni keçe tıkacı sağlasınlar, bir şey söylemezdim nihayet. Yüzü aşkın mahkûmun son anlarında somurup ısırdığı bu keçe parçasını nasıl ağzına alabilir insan.»

Mahkûm başını yere yatırmıştı, uslu uysal bir hali vardı; er ise mahkûmun gömleğiyle makineyi temizlemeye uğraşıyordu. Subay konuğa doğru yürüdü; konuk, içindeki bir sezgiye uyarak, bir adım geriledi; ama subay elinden yakalayarak onu bir kenara çekti. «Sizinle mahrem birkaç şey konuşmak istiyorum», dedi, «müsaade edersiniz herhalde?» «Hayhay» diye cevapladı konuk ve gözlerini yere indirerek dinlemeye koyuldu.

«Bu türlü bir yargılamayı ve sizin şu anda hayranlıkla izleme fırsatı bulduğunuz idam usulünü artık bizim burada açıkça tutan kalmadı. Bunun tek temsilciliğini yapan, aynı zamanda eski kumandanın verasetine tek sahip çıkan benim. Bundan böyle bu usulün daha çok geliştirilmesi diye bir şey düşünemem artık, bütün gücümü var olanı ayakta tutmaya harcamak zorundayım. Eski kumandan zamanında sömürge bu türlü bir yargılama taraftarlarıyla doluydu; hani eski kumandanın ikna yeteneği biraz bende de var, ama ondaki güce gelince, hayır. Bu yüzden de bu usulün taraftarları sinmiş, kendi köşelerine çekilmiş durumdalar. Gerçi daha bir hayli taraftar var henüz, ama kimse taraftarlığını açıklayamıyor. Bugün, yani bir idam günü çayhaneye kadar gidip sağa sola kulak kabartırsanız, belki de bütün işiteceğiniz iki anlama çekilebilecek kaypak sözlerdir. Bütün bu kişiler taraftarlar arasındadır, ama başta şimdiki kumandan varken, ortada şimdiki görüşler egemenliğini sürdürürken, hiç bir işime yaramaz bunlar. Ve şimdi size soruyorum: Böyle bir kumandanla, kumandanı etki altında tutan çevresindeki hanımefendiler yüzünden böylesine muazzam bir eser … » Sözün burasında makineyi gösterdi subay. «- çöküp gitsin mi? Hiç ses çıkarılmasın mı buna? Bir yabancı olarak sadece birkaç gün için bizim adada bulunsa bile insan? Ancak vakit kaybetmeye de gelmez hiç. Benim yargılama yetkim aleyhine bir şeyler hazırlanıyor, kumandanlıkta… benim çağrılmadığım görüşmeler düzenleniyor; hatta sizin bugünkü bu ziyaretiniz ortadaki bütün durum için karakteristik görünüyor bana; hepsi korkak kimseler, kendileri gelmeyerek bir yabancı olan sizi buraya yolluyorlar.”

“ – Oysa eskiden ne kadar başkaydı infaz işi… Daha idamdan bir gün önce bütün vadi insanla dolup taşardı; herkes olayı görmek için koşar gelirdi; sabah erkenden de yanında hanımefendileriyle kumandan görünürdü; fanfarlar bütün karargâhı uyandırır, ben verdiğim tekmille her şeyin hazırlandığını kumandana bildirirdim. Sosyete mensupları bütün yüksek rütbeli memurlar infazda hazır bulunmak zorundaydı. Makinenin çevresine dizilirdi; şu gördüğünüz bir yığın sandalye o günlerden zavallı bir kalıntı sadece. Makine yeni temizlenmiş, ışıl ışıl parıldar, her infaz için yedek parçalar alırdım. Yüzlerce göz önünde -hani şu oradaki tepelere kadar insanlar parmak uçları üzerinde dikilip seyrederdi- mahkûm bizzat kumandan tarafından tırmık altına yatırılırdı. Şimdi rasgele bir erin yaptığı iş, o zamanlar benim, yani mahkeme başkanının işiydi ve bundan da kıvanç duyardım. Derken infaz işlemi başlardı. Hiçbir falsolu ses, makinenin çalışmasına gölge düşüremezdi. Bazıları bundan böyle olayın seyrini bırakır, gözlerini yumarak kumlara uzanıp yatardı. Hepsi de bilirdi ki, şimdi adalet yerini bulacak. Sessizlikte sadece mahkûmun keçe tıkaç tarafından boğulan iniltileri işitilirdi. Artık bu makineyle, mahkûmdan, keçe tıkacın büsbütün boğamayacağı iniltiler koparmak mümkün değil. Ancak bir zamanlar mahkûmun vücuduna yazıyı hak eden iğnelerden, bugün kullanılmasına artık izin verilmeyen yakıcı bir sıvı damlardı. Derken gelip çatardı altıncı saat. Olayı yakından izlemek isteyen herkesin ricası yerine getirilemezdi. Keskin görüşlü kumandan en başta çocukların düşünülmesini buyurmuştu. Ancak ben, işim dolayısıyla her infazda hazır bulunabiliyor, çokluk sağımda bir, solumda bir olmak üzere kollarımda iki çocukla oracığa çömüp oturuyordum. Nasıl da eza içinde kıvranan mahkûmun yüzünden bir ışıltı bizim yüzümüze yayılır, nasıl da yanaklarımızı en sonunda kavuştuğumuz ve o anda yine yavaş yavaş sönmekte bulunan adalet ateşine tutardık. Ne günlerdi onlar dostum.» Karşısındakinin kimliğini besbelli unutmuştu subay; konuğu kucaklamış, başını onun omuzlarına yaslamıştı. Konuk enikonu bir çaresizlik içindeydi, subay üzerinden sabırsız ötelere akıyordu. Makinenin temizleme işini bitiren subay, derken bir kutudan bir çanak içerisine biraz pirinç lapası döktü. O anda tamamen dinlenmiş görünen mahkûm bunu farkeder farketmez dilini lapaya doğru uzatmaya çalıştı. Er onu ikide bir çekip iterek lapadan uzaklaştırıyordu, çünkü anlaşılan lapa daha sonraki bir zaman için düşünülerek oraya konmuştu. Ancak erin de kirli ellerini çanağa daldırıp, mahkûmun can attığı lapaları yemesi yakışıksız bir davranıştı.

Subay hemen yine toparlamıştı kendini: «Hani sizi duygulandırmak değildi niyetim», diye söze başladı, «biliyorum, bu geçmiş zamanlar bugün bir başkasına anlatılamaz artık. Sonra makine henüz çalışıyor ve hiç bir şeyi umursamaksızın çalışmasını sürdürüyor. Bu vadide tek başına da kalsa, yine sürdürecek çalışmasını… Ve mahkûmun cesedi de, havada akıl ermeyen yumuşak bir uçuşun arkasından çukuru boyluyor. Gerçi eskisi gibi yüzlerce sinek çukurun çevresinde dolaşmıyor, ama olsun. Eskiden çukurun çevresine sağlam bir korkuluk yerleştirmek zorunda kalmıştık. Oysa bu korkuluk şimdi çoktan sökülüp atıldı.»

Konuk yüzünü subaydan kaçırmak isteyip boş bakışlarla çevresine bakındı. Konuğun ıssız vadiyi seyrettiği sanısına kapıldı subay, bu yüzden ellerini tuttu, konuğun çevresinde bir dönüş yaparak onunla göz göze gelmek istedi: «Şu rezaleti görüyorsunuz, değil mi?»

Ancak konuk sustu. Subay bir an bıraktı onu; bacaklarını açarak, elleri kalçalarında, sessiz durup yere bakmaya başladı. Sonra cesaret verici bir edayla gülümseyerek şöyle söyledi: «Dün kumandan sizi davet ederken ben yakınınızda bulunuyordum. Onun bu davetini işittim. Kumandanı tanırım, bu davetten güttüğü amacı anladım hemen. Bana karşı harekete geçebilecek kadar güçlülüğüne rağmen, henüz böyle bir şeye kalkışamıyor, ama beni sizin gibi hatırı sayılır bir yabancı için yargı konusu yapmak istiyor. Titiz hesaplardan koyuluyor yola; çünkü adada bulunuşunuzun daha bu ikinci günü; eski kumandanın nasıl biri olduğunu ve düşünce doğrultusunu tanımadınız; bir Avrupalıya özgü görüş ve kanılar çerçevesinde davranan birisiniz henüz; belki de genellikle ölüm cezasının, özellikle böyle bir yargılamayla idam usulünün koyu bir aleyhtarısınız. Üstelik idam işinin, halk katılmadan, kasvetli bir hava içinde, artık biraz yıpranıp aşınmış bir makineyle yapıldığını görüyorsunuz; bu durumda -hani kumandanın düşüncesi böyle; benim yargılama usulümü doğru bulmamanız pekâlâ mümkün değil mi? Ki bunu da doğru bulmadığımız takdirde -hâlâ kumandanın açısından konuşuyorum- susmayıp açığa vuracaksınız; çünkü bir sürü sınamalardan geçmiş kanılarınıza şüphesiz güven duymaktasınız.

Gerçi çeşitli ulusların birçok değişik özelliklerini gördünüz ve bunlara saygı göstermesini öğrendiniz. Dolayısıyla, eskiden yurdunuzda belki yapacağınız gibi; (ihtimal) şimdi var gücünüzle böyle bir usule karşı cephe almayacaksınız. Ama bunun kumandana da doğrusu hiç gereği yoktur. Şöylece söylenivermiş dikkatsizce bir söz yeter onun için. Sadece isteğine cevap verir görünsün bu söz, tamam; sizin kanınıza hiç de uygun düşmüyormuş, bakmaz ona. Bütün kurnazlığını kullanarak ağzınızı arayacağına kuşkum yok. Yanındaki hanımefendiler de çepçevre etrafınızda oturacak, konuşmalarınıza kulak kabartacaklardır. Sözgelişi siz diyeceksiniz ki: “Bizde sanık hüküm giymeden önce sorgulanır” ya da “Bizde ölüm cezalarından başka cezalar da vardır” veya “Bizde işkence ortaçağda yapılırdı yalnız.” Hani bunların hepsi de size tabii göründükleri kadar doğru şeylerdir, benim yargılama usulüme gölge düşürmeyen masum açıklamalardır hepsi. Gelgelelim kumandan nasıl bakacaktır bu sözlere? Bizim kumandancağızın nasıl hemen sandalyeyi bir kenara itip balkona seğirteceğini, nasıl çevresindeki hanımların onun arkasından koşturacaklarını görür gibi oluyor, kumandanın sesini işitir gibi oluyorum adeta. Hanımlar gök gürlemesi adını takmıştır kendisine. Evet, şöyle söze başlıyor kumandan:

“Dünyadaki bütün ülkelerin yargılama usullerini incelemekle görevlendirilmiş Batı dünyasının büyük bir araştırıcısı, bizim eski gelenek ve göreneklere dayanan yargılama usulünün barbarca bir nitelik taşıyacağını az önce ifade ettiler. Böyle bir şahsiyetin vardığı sonuçtan sonra söz konusu yargılama usulünün uygulanmasına daha çok göz yummak benim için artık imkânsızdır. Demek istiyorum ki, bugünden tezi yok … vb.”

Siz bunun üzerine hemen oradan atılmak istiyorsunuz, çünkü onun açıkladığı sözleri söylemiş değilsiniz, benim yargılama usulümü barbarca göstermediniz asla; tersine: o derin vukufunuz dolayısıyla buna en insancıl ve insan onuruna en yakışır bir usul diye bakıyorsunuz. Ayrıca bu makineye hayranlık duymaktasınız. Gelgelelim iş işten geçmiştir artık, hanımefendilerle dolup taşan balkona asla çıkamıyorsunuz; dikkati çekmek istiyorsunuz üzerinize, bağırmak istiyorsunuz, ama bir hanım eli ağzınızı kapıyor, dolayısıyla hem ben, hem eski kumandanın eseri yıkılıp gidiyor.»

Konuk gülümseyecekti, kendisini tuttu. Onun güç sandığı ödev demek bu kadar kolaydı. Kaçamak bir ifadeyle: «Benim nüfuzumu gözünüzde fazla büyütüyorsunuz», dedi, «Kumandan benim tavsiye mektubumu okudu, benim yargılama usullerinden anlamadığımı biliyor. Ben bu konudaki görüşümü açığa vurursam, işin dışındaki bir özel kişinin görüşü olur bu, rastgele bir kişinin görüşünden daha çok bir önem taşımaz. Yanılmıyorsam bu ceza sömürgesinde pek geniş yetkilerle donatılmış kumandanın görüşünden çok daha önemsiz bir nitelik taşıyacağı muhakkak bu görüşün. Sizin sandığınız gibi, onun bu yargılama usullerine ilişkin görüşü böyle belirli ve kesin bir görüşse, korkarım o zaman burada uygulanan usulün sonu gelmiş demektir, bu bakımdan benim herhangi bir yardımım gerekmez.»

Nihayet söylenenleri anlamış mıydı subay? Hayır, hâlâ anlamamıştı. Hızlı hızlı başını salladı, sonra mahkûmla ere dönüp kısaca bir göz attı; mahkûmla er birden irkilip pirinç lapasından geriye çekildiler. Derken subay iyice sokuldu konuğa, yüzüne değil de onun ceketinin belli bir yerine bakarak öncekinden daha alçak bir sesle: «Siz kumandanı tanımıyorsunuz», dedi, «Siz gerek onun, gerek bizim için – kullanacağım deyimi bağışlayın lütfen- âdeta zararsız bir kimse durumundasınız; sizin etkinizin değeri, inanın ki bana, ne kadar büyük görülse azdır. Daha yalnız sizin yargının infazında hazır bulunacağınızı işitmekten doğrusu mutluluk duymuştum. Kumandanın bu yoldaki direktifi aslında beni hedef tutuyordu, ama işte ben lehime çeviriyorum bunu. İnfazda büyücek bir kalabalığın bulunması halinde kaçınılamayacak yalan yanlış fısıltılar ve küçümser bakışlarla dikkatiniz dağılmadan açıklamalarımı dinlediniz, makineyi gördünüz ve şimdi de infaz işlemini izlemek üzeresiniz. Elbet yargılarınızı verdiniz artık; bu konuda henüz ufak tefek karanlık noktalar kalmışsa, infaz olayını görmeniz bunları da ortadan kaldıracaktır. Şimdi sizden ricam şu: Kumandana karşı bana yardımcı olunuz.»

Konuk bundan öte konuşmasına fırsat vermedi subayın: «Bunu nasıl yapabilirim ki!» diye haykırdı. «Büsbütün olmayacak bir şey; size bir zararım dokunamayacağı gibi, bir yararım da dokunamaz.»

«Hiç de yapamayacağınız bir şey değil», diye cevapladı subay. Konuk subayın ellerini yumruk yaptığını görünce biraz çekindi. «Hiç de yapamayacağınız bir şey değil», diye tekrarladı subay, öncekinden daha bir direterek, «Bir plân düşünüyorum bu konuda, başarıya ulaşmaması için asla bir neden yok. Siz nüfuzunuzun bu işe yetmeyeceğini sanıyorsunuz ama, ben yeteceğini biliyorum. Diyelim ki haklısınız; ancak bu yargılama usulünü yaşatabilmek için her yolun, hatta yetersiz kalabilecek çarelerin bile denenmesi gerekmez mi? Evet, şimdi benim plânı dinleyin. Bunu gerçekleşmesi her şeyden önce, bugün yargılama usulüne ilişkin düşüncenizi açığa vurmakta elden geldiği kadar çekimser davranmanıza bakıyor. Doğrudan doğruya size bir soru sorulmadıkça, bu konudaki görüşünüzü asla açığa vurmayın; soru sorulduğu zaman da açık seçiklikten uzak ve kısa bir nitelik taşısın açıklamalarınız; bu konuda kolay kolay bir fikir beyan edemeyeceğiniz, kızıp içerlemiş bulunduğunuz, açıkça konuşmanız gerekirse aslında sizin için yapılacak şeyin dolaysız boşanmak, lânetler, belâlar savurmak olduğu anlaşılsın. Yalan söyleyin demiyorum, asla. Sadece kısa cevaplar verin, sözgelişi “Evet, infazı gördüm” ya da “Evet, gerekli bütün açıklamalar yapıldı, hepsini dinledim” gibi; yalnız o kadar, daha ötesine gitmeyin. Nihayet, halinizde kendini açığa vurması gereken öfke için yeteri kadar neden vardır ortada. Tabii kumandan bunu büsbütün yanlış anlayacak ve kendi amacına uygun biçimde yorumlayacaktır. Planım buna dayanıyor işte.

Yarın kumandanlıkta bütün yüksek idari memurların katılacağı büyük bir toplantı yapılıyor. Tabii kumandan bu çeşit toplantıları bir gösteriye dönüştürmenin üstesinden gelmiştir hep. Özellikle bunun için, her vakit seyircilerle dolup taşan bir galeri yapıldı. Toplantıya ben de katılmak zorundayım, ancak bunu düşündükçe tiksintiyle sarsılıyor bütün vücudum. Şimdi, toplantıya sizin de katılacağınız muhakkak; bugün bu toplantıda benim planıma göre davranırsanız, davet çok önemli bir ricaya dönüşür. Ama açıklanmayan herhangi bir nedenden ötürü davet edilmezseniz, tabii o zaman sizin davet edilme isteğinde bulunmanız gerekecektir; bunu yaparsanız, davet edileceğinize şüphe yok. Diyeceğim, yarın hanımlarla kumandanın kendi locasında oturacaksınız. Kumandan ikide bir yukarı bakarak, sizin orada bulunduğunuzdan emin olmak isteyecektir.

Gündemdeki varlığıyla yokluğu bir, gülünç, sadece salondaki seyirciler için hesaplanmış konuların -ki çokluk limandaki inşaat konusudur bu, hep limandaki inşaat konusu- görüşülmesinden sonra, yargılama usulü ele alınacaktır. Kumandanın kendisi böyle bir şeye yanaşmaz ya da bu yeteri kadar çabuk yapılmazsa, o zaman siz işi bana bırakın. Ben ayağa kalkıp bugünkü infazla ilgili raporumu sunarım. Pek kısa hani; yalnız rapor. Böyle bir rapor sunmak bu toplantılarda adet değildir gerçi, ama olsun, yapacağım ben. Kumandan her vakitki gibi nazik bir gülümsemeyle bana teşekkürde bulunacak ve kendini tutamayarak, önüne çıkmış bu güzel fırsatı kaçırmak istemeyecektir. «Az önce … » İşte bu ve buna benzer sözlerle başlayacaktır konuşmasına. «- infaz raporu sunuldu. Ben söz konusu rapora sadece şu kadarını eklemek isterim ki, özellikle bu infazda, sömürgemize sonsuz şeref veren ziyaretine ilişkin hepinizin bilgi sahibi olduğu büyük araştırıcı da hazır bulunmuştur. Ayrıca bugünkü toplantımızın önemi, onun şimdi aramızdaki varlığıyla yine bir kat daha artmıştır. Bu durumda, bu büyük araştırıcıya bizim geleneksel yargılama usulü ve onu izleyen infaz işlemi üzerinde ne düşündüğü sorusunu yöneltmek yerinde bir davranış olmaz mı?”

Tabii dört bir yandan alkış sesleri duyulacak, herkes, ben başta, onaylayıcı sözler söyleyecektir. Bunun üzerine kumandan önünüzde eğilerek konuşmasını sürdürecek ve diyecek ki: “Madem öyle, ben de bütün buradaki topluluk adına kendisine söz konusu soruyu yöneltiyorum. O zaman işte korkuluğa doğru yürür, ellerinizi herkesin görebileceği gibi korkuluk üzerine korsunuz; yoksa hanımlar sizi tutup, parmaklarınızla oynarlar. Ve nihayet başlarsınız konuşmaya. Bilmem hani, bu an gelip çatana kadar duyacağım heyecana nasıl katlanacağım. Konuşmanızda hiç sınır falan tanımayın, gerçeğin sesini şöyle işittirin adamakıllı, korkuluğa abanın, gümbür gümbür bir sesle haykırın, tabii tabii, gümbür gümbür bir sesle kumandana doğru haykırın görüşünüzü; o sarsılmaz görüşünüzü haykırın! Ama belki de istemezsiniz bunu, böyle davranmak karakterinize uygun düşmez, belki yurdunuzda bu gibi durumlar söz konusu oldu mu başka türlü davranılır, bu da doğru bir şey, bu da yeter tamamen, o vakit hiç de ayağa kalkmayabilirsiniz, sadece birkaç laf edersiniz oturduğunuz yerde, fısıldar gibi konuşursunuz, ancak çevrenizdeki memurlar sizi işitebilsin, bu kadarı elverir; infaza katılanların azlığından, gacur gucur yaparak dönen tekerlekten, kopuk kayıştan, iğrenç keçe tıkaçtan söz açmak zorunda değilsiniz asla, hayır, değilsiniz; bundan ötesini ben üzerime alacağım çünkü ve inanın bana, yapacağım konuşma onu salondan kaçırmazsa, mutlaka dize getirecek, dolayısıyla onu itirafa zorlayacaktır: Eski kumandan, senin önünde eğiliyorum. İşte benim plan; gerçekleşmesine yardım etmek istemez misiniz? Elbette istersiniz, hatta hatta istemek zorundasınız.» Sözün burasında subay her iki kolundan yakaladı konuğu ve güçlükle soluyarak yüzüne baktı. Son cümleleri o kadar yüksek sesle söylemişti ki, er ile mahkûm da dikkat kesildiler; bir şey anlamamalarına rağmen yine de yemeği bırakıp, ağızlarındaki lokmayı çiğneyerek konuğa baktılar.

Konuğun vereceği cevap daha başlangıçtan beri belli bulunuyordu; bu konuda bocalamayacak kadar çok görüp geçirmiş biriydi; özü doğru bir adamdı ve kimseden korkusu yoktu. Buna rağmen eri ve mahkûmu görüp bir an duraksadı. Ama sonunda vermesi gereken cevabı verdi: «Hayır!» Subay birçok defalar gözlerini kırpıştırdı, ancak konuktan ayırmadı bakışlarını. «Bir açıklama ister miydiniz?» diye sordu konuk. Subay evet anlamında suskun başını salladı. «Ben yargılama usulünüzün aleyhindeyim», dedi konuk, «siz daha bana güvenip bu işi açmadan önce -hani bu güveninizi asla kötüye kullanacak değilim- böyle bir usule karşı çıkmamın doğruluğu ve eğriliği, bu karşı çıkışımın alabildiğine küçük de olsa bir başarı sağlayıp sağlayamayacağı üzerinde düşündüm. Bu bakımdan kime başvurmam gerektiği açıkça ortadaydı benim için: tabii kumandana. Sizse bunu daha bir açıklığa kavuşturdunuz, ancak kararımı pekiştirerek de değil; çünkü içten görüşünüz, her ne kadar düşüncemden caydıramadıysa da duygulandırdı beni.»

Subay sesini çıkarmadı, makineye dönüp pirinç çubuklardan birini tuttu; sonra biraz geriye kaykılıp gözlerini kaldırarak, her şeyin yerli yerinde olup olmadığım öğrenmek ister gibi hakkâka baktı. Erle mahkûm, aralarında bir dostluk kurmuşa benziyordu; kemerlerle bağlı durumda her ne kadar güç bir işse de, mahkûm ere işaret etti, er de mahkûma doğru eğildi; mahkûm erin kulağına bir şeyler fısıldadı, er peki anlamında başını salladı.

Konuk, subayın arkasından giderek: «Ne yapacağımı henüz bilmiyorsunuz», dedi, «yargılama usulüyle ilgili görüşümü kumandana bildireceğim gerçi, ama bir toplantıda değil de mahrem olarak. Hem burada pek uzun bir zaman kalacak değilim, bu yüzden herhangi bir toplantıya çağrılmam imkânsız; hemen yarın sabah ayrılacağım buradan, hiç değilse gemime dönmüş olacağım.»

Subay konuğun sözlerini dinlememişe benziyordu: «Yargılama usulümün doğruluğuna demek kanaat getirmediniz», dedi kendi kendine ve nasıl yaşlı bir adam bir çocuğun saçmalığına gülümser ve bu gülümseme gerisinde kendi gerçek düşüncesini saklarsa, subay da öylece konuğa gülümsedi.

«O halde vakti», dedi nihayet ve işe katılmaya bir uyarı ve bir çağrıyı kapsayan açık renkteki gözleriyle konuğa baktı.

«Neyin vakti?» diye sordu konuk, ama bir cevap alamadı.

Subay mahkûma onun diliyle: «Serbestsin, dedi. Mahkûm ilkin inanamadı. «Evet, serbestsin», diye tekrarladı subay. Mahkûmun yüzü ilk kez gerçek bir diriliğe kavuştu. Doğru muydu işittiği şey, yoksa subayın sadece gelip geçici bir kaprisi miydi? Yoksa yabancı konuk çalışıp onun hayatının bağışlanmasını mı sağlamıştı? Nasıl şeydi bu? Mahkûmun yüzü bütün bu soruları sorar gibiydi. Ama uzun sürmedi. Ne olursa olsun, madem müsaade ediliyordu, gerçekten serbestliğine kavuşmak istedi ve tırmığın elverdiği ölçüde silkinmeye başladı. «Kayışları koparacaksın», diye bağırdı subay, «sakin ol! Şimdi sökeceğiz kayışlarını.» Bunun üzerine subay ere bir işaret verdi ve onunla işe koyuldu… Mahkûm bir şey söylemeksizin kendi kendine güldü; bazen yüzünü sola subaydan yana, bazen da sağa erden yana çeviriyor, arada konuğu da unutmuyordu.

«Çıkar şunu tırmığın altından!» diye emretti subay ere. Er, mahkûmu çıkarırken, tırmıktan ötürü biraz tedbirli davranması gerekiyordu; sabırsızlandığı için zaten mahkûmun sırtı yer yer sıyrılmış, ufak çapta yara bereler meydana gelmişti. Ancak mahkûm serbest bırakıldıktan sonra, subay pek ilgilenmemeye başladı kendisiyle. Konuğa doğru yürüyerek yeniden küçük meşin cüzdanını cebinden çıkardı, cüzdanı karıştırıp nihayet aradığı kâğıdı buldu ve konuğa uzattı. «Okuyun şunu», dedi. «Okuyamam», diye cevapladı konuk, “Bu yazıları sökemediğimi söylemiştim daha önce.” «Biraz daha dikkatle bakın.» dedi subay ve kendisiyle beraber okumak için konuğun yanına sokuldu; bu da kâr etmeyince, sanki kâğıda asla el sürülmemesi gerekiyormuş gibi serçe parmağını enikonu yüksekten yazı üzerinde gezdirmeye ve bu yoldan konuğun onu okumasını kolaylaştırmaya çalıştı. Konuk da, hiç değilse şimdi, subayı memnun etmek için çaba harcadı, ama yazıyı sökemedi bir türlü. Derken subay ilkin yazının başlığını heceledi, sonra aynı başlığı cümle halinde okudu. “Adil ol” yazıyor dedi, «Herhalde şimdi gerisini okuyabilirsiniz artık.» Bunun üzerine konuk yazıya o kadar eğildi ki, subay bir temastan korkarak kâğıdı çekip uzağa aldı. Gerçi konuk bundan böyle bir şey söylemedi, ama yazıyı hala sökemediği açıktı.

«Adil ol!» yazıyor dedi subay yeniden. Konuk: «Olabilir», dedi, «bunun kâğıt üzerinde bulunduğuna inanırım.» «Mesele yok o halde», dedi subay, hiç değilse biraz memnundu şimdi, elinde kâğıtla merdiveni tırmandı, kâğıdı hakkâkın içerisine yerleştirdi ve çarka; öyle görülüyor ki bambaşka bir düzen verdi. Pek de zahmetli bir işti bu; ayrıca alabildiğine küçük dişliler söz konusu olacaktı ki, bazen subayın başı bütünüyle hakkâk içinde kayboluyordu, yani çarkın inceden inceye gözden geçirilmesi gerekmekteydi.

Konuk, subayın çalışmasını aşağıdan aralıksız izliyordu, boynu kaskatı kesilmişti, güneş ışınlarına gömülen göğe bakmaktan gözleri acımaya başlamıştı. Erle mahkûm birbirleriyle meşguldü, başkaca bir şeye aldırdıkları yoktu. Mahkûmun çukur içinde bulunan gömleğiyle pantolonu er tarafından süngünün ucuyla çekilip alındı. Fena halde pislenmiş gömleğini mahkûm gerdelde yıkamaya koyuldu. Sonra gömlekle pantolonu üzerine geçirdi; derken hem mahkûm, hem er kahkahayla güldüler, çünkü söz konusu giysiler arkadan kesilerek iki parçaya bölünmüştü. Belki de mahkûm eri eğlendirmekle yükümlü görüyordu kendini; üzerinde yırtık giysilerle yere çömmüş erin çevresinde çemberler çiziyor, er de gülerek dizlerine vuruyordu. Ama yine de orada bulunan subayla konuğa saygılarından bir noktada kendilerini tuttular.

Yukarda subay işini bitirdikten sonra, bir kez daha gülümsedi, bütün küçük parçalarıyla büyük parçayı baştan aşağı süzdü, o zamana kadar açık duran hakkâkın kapağını vurup kapadı; aşağı inip ilkin çukura, sonra mahkûma baktı; mahkûmun giysilerini çukurdan çıkarıp aldığını görerek memnunluk duydu, ellerini yıkamak üzere gerdele yürüdü, gerdeldeki suyun iğrenç pisliğini neden sonra farketti, bu durumda ellerini yıkayamayacağına üzüldü, nihayet ellerini yerdeki kuma soktu, asıl temizliğin yerini tutacak gibi olmamasına rağmen ister istemez bu kadarla yetinmesi gerekiyordu; sonra doğrulup üniformasının düğmelerini çözmeye koyuldu, o anda ceketinin yakasının altına sıkıştırdığı iki hanım mendili ellerinin üzerine düştü. «Al, işte mendillerini!» diyerek mahkûma fırlattı bunları. Konuğa dönerek bir açıklamada bulunur gibi: «Hanımefendilerin armağanları», dedi.

Üniformasının ceketini çıkarırken sonra da büsbütün soyunurken gösterdiği açık seçik aceleye rağmen, giysisinin her parçasına büyük bir özenle davranıyordu; hatta ceketinin gümüş kordonlarını parmaklarıyla güzel güzel sıvazladı, sallayıp silkerek bir püskülü düzeltti. Ama her parçayı elden geçirdikten sonra hemen kaldırıp çukura atması, bu özene hiç de uygun düşmüyordu. Derken kayışıyla kısa meçi kalmıştı; önce meçi kınından çıkarıp kırdı, sonra meçin parçalarını, kını, kayışı, tümünü toparlayıp öylesine bir savuruşla savurdu ki, çukur içinde çın çın öterek her biri bir yana dağıldı.

Şimdi çırılçıplak ortada dikiliyordu subay. Konuk dudaklarını ısırıyor, bir şey söylemiyordu. İlerde ne olacağını bilmiyor değildi gerçi, ama subayın yapacağı herhangi bir hareketi de engellemeye hakkı yoktu. Subayın savunduğu yargılama usulü gerçekten ortadan kaldırılmak üzere bulunuyorsa -belki de konuğun işe karışması yüzünden, ki buna da konuk yükümlü hissediyordu kendini- o zaman subay tamamen doğru davranıyor demekti; konuk subayın yerinde olsa, bundan başka türlü davranamazdı.

Erle mahkûm ilkin ortada dönen şeyi anlamamışlardı, hatta dönüp baktıkları bile yoktu. Mahkûm mendillere tekrar kavuşmaktan büyük bir sevinç duyuyordu, ama bu sevinci uzun sürmedi, çünkü er önceden tahmin edilemeyecek acele bir uzanışla mendilleri mahkûmdan çekip aldı.

Bunun üzerine mahkûm, erin palaskasının altına soktuğu mendilleri tekrar oradan çekip çıkarmaya çalıştı, ama er uyanık beklemişti. Böylece boğuşup durdular bir süre. Ancak subay çırılçıplak soyunduğunda, dikkatlerini o yana yönelttiler. Özellikle mahkûmun içine, büyük bir değişiklik arifesinde bulunulduğuna ilişkin bir sezgi doğmuştu. Onun başına gelecekler, şimdi subayın başına geliyordu. Belki de sonuna kadar götürülecekti iş. Böyle olmasını belki de yabancı konuk buyurmuştu. Yani bir öc almadan başka bir şey değildi bu. Kendisi çektirilmek istenen acıları sonuna kadar çekmişti; ama şimdi bu acılar, karşısındakine sonuna kadar çektirilecek, öç alınacaktı. Birden mahkûmun yüzünde geniş ve ıssız bir gülüş belirip, bir daha kaybolmadı.

Ama subay makineye dönmüştü yüzünü. Makinenin dilinden iyi anladığı daha önce görülmüşse de, şimdi onu nasıl kullandığını ve makinenin subayın isteklerine nasıl boyun eğdiğine tanıklık etmek insanı nerdeyse şaşkına çeviriyordu. Elini tırmığa sadece yaklaştırması, onun kendisini alıp kabul etmesi için gerekli duruma girene kadar bir kaç kez inip çıkmasına yetti; ve daha kenarından tutar tutmaz titreşime başladı yatak; derken keçe tıkaç karşıdan subayın ağzına doğru yaklaştı. Subay ilkin tıkacı istemezmiş gibi göründü, ama yalnız bir an sürdü duraksaması, çok geçmeden boyun eğip tıkacı benimsedi. Her şey hazırdı, sadece kayışlar henüz yanlardan sarkıyordu, ama belli ki gereği de yoktu bunların, subay kayışlarla bağlamayacaktı kendini. Birden mahkûmun gözü çözük kayışlara ilişti; kayışlar bağlanmadı mı, kanısınca yargının infazı mükemmel olamazdı, bu yüzden çabuk çabuk ere işaret etti, subayı bağlamak için birlikte seğirttiler. Subay o anda manivelayı itip hakkâkı harekete getirmek için bir ayağını uzatmıştı ki, mahkûmla erin yaklaştığını görerek ayağını gerisin geri çekti ve kayışlarla bağlanmasına göz yumdu. Tabii bağlı durumda manivelaya erişemezdi artık; oysa manivelayı da ne er, ne mahkûm bulabilirdi; konuğa gelince, manivelaya elini sürmemeye kararlıydı.

Ancak gereksizliği de anlaşıldı bunun; çünkü daha kayışlar bağlanır bağlanmaz, makine çalışmaya başladı; yatak titreşmeye, iğneler subayın cildi üzerinde raksetmeye koyuldu; tırmık aşağı yukarı süzülüyordu havada. Konuk ancak bir süre gözlerini dikip baktıktan sonra, hakkâktaki bir tekerleğin gıcırdaması gerektiğini anımsadı; oysa her şey sessizdi, en küçük bir homurtu işitilmiyordu. Makine böyle sessiz çalıştığı için, dikkati üzerine çekmekten bayağı kurtuluyordu. Konuğun gözleri, karşıda dikilen erle mahkûmdaydı. Mahkûm ere göre daha hareketliydi, makinedeki her şeyle ilgileniyor, bazen eğiliyor, bazen doğrulup ayakları üzerinde dikiliyor, işaret parmağını uzatarak ere hep bir şeyler göstermek istiyordu. Konuk için tatsız bir durumdu hani. Burada işin sonuna kadar kalmayı kafasına koymuştu, ama erle mahkûmu o durumda görmeye daha çok katlanamayacaktı. «Haydi evlerinize!» dedi her ikisine birden. Belki er rıza gösterecekti, ama mahkûm söz konusu buyruğu doğrudan doğruya bir ceza olarak gördü. Ellerini kavuşturarak, eri burada bırakması için konuğa yalvarıp yakardı; hatta konuğun hayır anlamında başını sallayarak diretmesi üzerine, yere diz bile çöktü. Konuk burada buyrukların para etmediğini görünce, erle mahkûmu kovmak için karşıya geçmek istedi.

O anda yukarıdan, hakkâkın içinden gelen bir gürültü işitildi; başını kaldırıp baktı, yanılmıştı demek: çarklardan biri bozuk düzen çalışıyordu. Hakkâkın kapağı kalktı, derken tak diye büsbütün açıldı. Bir dişlinin sivri uçları göründü, bu sivri uçlar yukarlara doğru tırmanmaya başladı, çok geçmeden de çarkın tümü açığa çıktı; sanki bir büyük güç hakkâkı sıkıştırıyor, bu çarka makinede yer bırakmıyordu. Çark hakkâkın kenarına kadar dönüp geldi, sonra aşağı düştü, dik durumda kumun içinde biraz yuvarlanıp, hareketsiz kaldı. Ama hemen bir başka çark boy gösterdi yukarda; onu büyüklü küçüklü, birbirinden ayırt edilecek gibi olmayan bir sürü başka çarklar izledi; makinenin içinin artık boşaldığı sanılırken bir de bakılıyordu ki, bu kez pek bol sayıda çarklardan oluşan bir yeni grup çıkıyor ortaya, sonra her biri yere düşüyor, kumlarda yuvarlanıyor bir süre, derken uzanıp kalıyordu. Bu olay konuğun buyruğunu mahkûma büsbütün unutturmuş, çarklar tamamen onu büyülemişti; boyuna içlerinden birini yakalamak istiyor, eri kendisine yardıma çağırıyor, ama birden irkilerek çekiyordu elini; çünkü hemen arkadan bir başka çark çıkıp geliyor, bu da, hiç değilse dönüp gelirken, onu korkutuyordu.

Konuğa gelince: pek tedirgindi durumdan; makine besbelli parçalanıp dağılıyordu; sessiz sakin işleyişi bir yanıltıcı izlenimden başka bir şey değildi. O anda kendi başının çaresine bakacak durumda olmadığından, subayın yardımına koşması gerektiği gibi bir duygu belirdi içinde. Ancak bütün dikkatini çarklar kendi üzerine çekmiş makinenin geri kalan bölümünü gözden geçirmeyi unutmuştu; ama, son çarkın da hakkâktan ayrılmasından sonra tırmık üzerine eğildiği zaman, öncekinden de kötü bir sürprizle karşılaştı.

Tırmık yazmıyor, sadece uçlarını cilt içerisine batırmakla yetiniyordu; yatak ise vücudu yuvarlamıyor, onu sadece kaldırıp iğnelerin ağzına veriyordu. Konuk işe el atmayı, mümkünse bütün makinenin çalışmasını durdurmayı düşündü; çünkü subayın amaç edindiği gibi bir işkence olmaktan çıkmış bu, doğrudan doğruya bir cinayete dönüşmüştü. Ellerini ileri uzattı, ama o anda tırmık yan tarafında iğnelere geçirilmiş vücutla havaya kalktı, oysa bu normal olarak on ikinci saatte yapacağı bir şeydi. Sanki yüz oluktan boşanırcasına akmaya başlamıştı kan; ancak suyla karışık değildi, su akıtan borucuklar da bu kez çalışmamıştı. Ve nihayet son ödevini de yerine getirmeye yanaşmadı makine: vücut tırmığın uzun iğnelerinden bir türlü çözülemedi; içindeki kanı akıtıyor, ancak çukur üzerinde düşmeden kalıyordu. Tırmık eski durumunu almak üzere hareket etmek istiyor, ama üzerindeki yükten henüz kurtulamadığını kendi kendine farkeder gibi çukur üzerinde beklemesini sürdürüyordu. Karşıda dikilen erle mahkûma: «Ne duruyorsunuz, yardım etsenize!» diye seslendi konuk ve kendisi de bir yandan subayın ayaklarına yapıştı. O bulunduğu yerden subayın ayaklarından itecek, karşıdan da ikisi subayın başını tutacak, böylece onu kaldırıp iğnelerin altından alacaklardı. Ama erle mahkûm yardıma gelmekte duraksadılar; mahkûm bayağı sırtını çevirdi subaya; bu durumda konuğun karşıya geçip yanlarına varması, onları zorla subayın başını tutmaya zorlaması gerekiyordu. Bu arada nerdeyse istemeyerek ölünün yüzünü gördü. Tıpkı diri olduğu zamankinin aynı bir yüzdü; üzerinde vaat edilen kurtuluştan hiçbir iz yoktu; bütün ötekilerin makinede bulduğu sondan yoksun kalmıştı subay: dudakları sımsıkı birbirine yapıştırılmıştı, açık gözlerinde adeta bir hayat ifadesi taşıyordu, bakışı sakin ve inanç doluydu, alnına büyük demir iğnenin ucu gömülmüştü. Konuk, erle mahkûmun önü sıra yürüyüp sömürgedeki ilk binalara gelince, er içlerinden birini göstererek: «İşte çayhane», dedi.

Bir binanın zemin katında ileriye doğru uzanan, mağarayı andırır, duvarlarla tavanı dumandan kararmış alçak bir salondu burası. Yola bakan bütün cephesi açıktı. Kumandanlığın saray biçimindeki yapıları da içinde olmak üzere hepsi pek harap sömürgenin öbür binalarıyla arasında pek bir ayrım görülmemekle beraber, konuk üzerinde tarihi bir yer izlenimi uyandırmıştı; eski zamanların gücünü hisseder gibi oldu. Çayhaneye sokularak, yanında erle mahkûm yol üzerine çıkarılmış boş masalar arasından ilerledi, içerden gelen serin ve küflü havayı soludu. «Eski kumandan işte burada gömülü», dedi er, «Rahipler kendisine mezarlıkta bir yer vermekten kaçındılar. Bir süre nereye gömüleceği konusunda bir karara varılamadı, sonunda burada toprağa verdiler. Subay bunu size muhakkak hiç anlatmamıştır, çünkü bu durumdan en çok utanç duyan tabii o oldu. Hatta birkaç kez geceleyin eski kumandanı mezarından çıkarmaya kalktı, ama her seferinde farkedilip uzaklaştırıldı.»

Ere bir türlü inanmayan konuk: «Hani nerde mezar?» diye sordu. Erle mahkûm, her ikisi birden konuğun önü sıra seğirtip mezarın bulunduğu ileri sürülen yeri gösterdiler. Konuğu alıp çayhanenin arka duvarına götürdüler. Masaların birkaçında müşteriler oturuyordu. Limanda çalışan işçilerdi belki, ışıl ışıl parlayan kısa ve kara top sakallarla güçlü kuvvetli adamlardı. Hiçbirinin üzerinde ceket yoktu, gömlekleri yırtık pırtıktı, yoksul, aşağılanmış insanlardı hepsi. Konuğun yaklaştığını görerek birkaçı doğruldu, geri geri çekilip duvara yaslanarak karşıdan konuğa bakmaya başladı. Konuğun çevresinde: «Bir yabancı», diye fısıldaşma oldu, «mezarı görmek istiyor.» İtilip kenara alınan bir masa altından bir kitabe çıktı ortaya. Masa altında saklı tutulabilecek kadar alçak bir taştı. Pek küçük harflerle bir yazı yazılmıştı üzerine. Konuk, yazıyı okuyabilmek için yere diz çökmek zorunda kaldı. Şöyle deniyordu yazıda: «Burada eski kumandan yatmaktadır. Bundan böyle hiçbir isim taşımamaları gereken taraftarları ona bu mezarı hazırladılar ve bu kitabeyi başucuna diktiler. Yaşayan bir kehanete göre, kumandan sayısı belli yıllardan sonra yeniden dirilecek ve taraftarlarını alarak bu binadan çıkıp sömürgeyi yeniden ele geçirecek. İnanın ve bekleyin!» Konuk yazıyı okuyup doğrulunca, çevresinde dikilen adamların gülümsediklerini gördü; sanki söz konusu yazıyı onunla beraber okumuşlardı da gülünç bulmuşlardı ve konuğu da kendi görüşlerine katılmaya çağırır gibiydiler. Konuk böyle bir şeyi fark etmemiş gibi yaparak, adamlara biraz para dağıttı, masa yine eski yerine itilip mezarın üzeri örtülünceye kadar bekledi, sonra çayhaneden ayrılıp limana doğru yürüdü.

Erle mahkûm çayhanede tanıdıklara rastlamış ve onlar tarafından alıkonulmuştu. Ama çok geçmeden tanıdıkların ellerinden kurtulmuş olmalılar ki, konuk kayıklara götüren uzun iskelenin yarı yerine vardığında arkasından seğirtip geldiler. Belki konuğu son anda, kendilerini de beraber götürmeye zorlamaktı amaçları. Konuk aşağıda bir kayıkçıyla gemiye gitme işini konuşurken, erle mahkûm doludizgin merdivenden indiler; sesleri çıkmıyor, çünkü bağırmayı göze alamıyorlardı. Ama aşağıya vardıklarında, konuk kayığın içerisine girmiş bulunuyordu ve kayıkçı palamarı çözmek üzereydi. Erle mahkûm henüz atlayabilirlerdi kayığa, ama konuk yerden ağır ve düğüm yapılmış bir halatı kaldırıp her ikisine doğru gözdağı verircesine salladı, onları kayığa girmekten alıkoydu.

Franz Kafka

Çev: Kâmuran Şipal
Cem Yayınları – Hikâyeler – KAFKA

Franz Kafka Hakkında

(3 Temmuz 1883 – 3 Haziran 1924) Franz Kafka 20. Yüzyıl Modern Alman Edebiyatının Öncülerinden biridir. Eserlerindeki gerçekçilik ve fantastik öğeler Franz Kafka’yı dönemin en büyük hikaye ve roman yazarlarından birisi yapmıştır. Kafka eserlerinde insanın gizli kalmış korkularını, burjuva yaşamının sahte aile ilişkilerini, bürokrasinin çıldırtan işleyişini gözler önüne serer. Karamsar mizacı eserlerindeki karakterleri çaresizlikle donatmıştır. Sıklıkla tuhaf veya sürrealist çıkmazlarla ve anlaşılmaz sosyal-bürokratik güçlerle karşı karşıya kalan dışlanmış kahramanları anlatan hikâyeleri yabancılaşma, varoluşsal kaygı, suçluluk ve saçmalık temalarının keşfi olarak yorumlanmıştır.

Franz Kafka’nın mutsuz ve kötü bir çocukluk geçirdiği ve babasıyla arasının hiç bir zaman iyi olmadığı ve bu durumunun hikayelerine yansıdığı görülmektedir.

Eserlerinde en büyük etkilerden birini babasının otoriter davranışı oluşturmaktadır. Bu durum pek çok araştırmacı tarafından da ele alınmıştır. Kafka’nın “Dava” adlı romanında yer alan tutuklama görevlileri, yargıç, avukat, amca Max, rahip vd… hep birer baba figürünün yansımaları olarak görülebilir.

Duygusal yaşamın yok olması ve ekonomik sömürüye karşı olan eleştirisini ise “Değişim” adlı romanında dile getirmiştir.

Kafka eserlerinde ölümü hep bir sığınak, kaçış olarak ele almıştır. Ölüm onun kendini içinde tutsak olarak hissettiği yaşam kafesinden kurtuluşudur. “Değişim” adlı eserinde Gregor Samsa özgürlüğü aile bireyleri tarafından bir faraşla çöpe atılmakla, “Dava” adlı romanında ise Josef K. ölümle elde etmektedir.

Bunların yanı sıra Kafka, tüm eserlerinde baş kahramanlarına zayıflık, itilmişlik, güçsüzlük, çaresizlik gibi psikolojik durumları giydirir. Kafka’nın karakterleri, felsefi ve psikolojik bir tartışmanın içinde yer alır.

Kısacası Kafka eserlerinde kendini yazmıştır.

Bir cevap yazın