You are currently viewing ANDERSEN’DEN SEÇME MASALLAR
  • Post comments:0 Yorum

Birinci kız farenin seyahatte görüp öğrendikleri

Küçük fare söze şöyle başladı: “Seyahate başlayıp gurbete çıkınca, ben de kendimi, benim yaşımda olanlar gibi, dünyanın en akıllı kişilerinden biri sanmıştım. Ama buna imkân var mı? Böyle bir şeyin gerçekleşebilmesi için bir ömür lâzım. Kuzeye giden bir gemiye binmiştim. Ben de sizin gibi gemilerde çalışan aşçıların kendi işlerini kendileri başarmaları gerektiğini duymuştum. Tabii her taraf domuz iç yağı, tonlarca tuzlanmış et, küflü unla dolu olunca, aşçının kendi işini kendi başarması kolay olur. Mükemmel bir hayat sürmeye başladık. Ama meşhur çorbanın nasıl pişirildiği hakkında hiçbir şey öğrenemiyordum. Bindiğim yelkenli günlerce, gecelerce yol alıyor, kimi zaman tehlikeli bir şekilde dalgalar içinde yuvarlanıyor, kimi zaman da içeriye giren sular bizi ıslatıyordu. Nihayet varmak istediğimiz limana girince gemiden dışarı çıktım. Uzak kuzey bölgesinde bir limana gelmiştik.

Doğup büyüdüğümün yerlerden, bize sığınaklık eden köşe bucaklardan çıkmak, içlerinde bir başka çeşit köşe bucaklar bulunan gemilerle seyahat etmek, sonunda da kendini birdenbire memleketten millerce uzakta, yabancı bir yerde bulmak tuhaf bir şey. Bu yeni vardığım memlekette uçsuz bucaksız çam, kayın ormanları vardı. Ağaçların etrafa yaydıkları keskin koku burnumun direğini kırıyordu. Buralarda biten yabani otlar da o kadar baharlı kokular saçıyordu ki, boyuna hapşırmak zorunda kalıyor, vaktiyle yediğim biberli sucukları hatırlıyordum. Ayrıca büyük orman gölleri de vardı oralarda. Yakından bakılınca suları pırıl pırıl, biraz uzaklaşınca simsiyah, mürekkep gibi göller… Üstlerinde de ak kuğular yüzüyordu. Ben bunları ilk görünce köpük zannettim, suların üstünde o kadar hareketsiz duruyorlardı. Ama sonra uçtuklarını, yürüdüklerini fark edince kuğu olduklarını anladım. Yürüyüşlerinden de anlaşıldığı gibi, bunlar kaz cinsinden hayvanlar. Kimse onların kazlarla akrabalıklarını inkâr edemez.

Ben kendi soyumun içinde kaldım, orman, tarla fareleri arasına katıldım. Bunlar misafir ağırlamasını gerçekten çok az biliyorlardı. Hâlbuki ben doğrudan doğruya bunu düşünerek seyahate çıkmış, istediğim yemeği öğreneceğimi hayal etmiştim. Onlar sucuk şişlerinden çorba yapılabileceğini duyunca şaştılar, bunun anlaşılmaz bir şey olduğunu söylediler. Böyle bir şey, aklın alamayacağı kadar garip geldi onlara. Bu meseleyi çözmek ise asla imkânı  olmayan işlerdendi. O zaman sucuk şişlerinden ne şekilde çorba yapılacağını burada, hatta o gece öğrenebileceğimi aklıma bile getirmiyordum.

Yaz gün aziz yortusundaydık. dönümünde Farelerin dediğine Jean göre ormanın bu kadar hoş, kır otlarının böylesine keskin, baharlı kokması, duru suları üstünde ak kuğular dolaşan göllerin, karanlıklarına rağmen bu kadar güzel parıldaması bundandı. Ormanın engininde bulunan iki üç evin arasında bir yerde gemi direği boyunda uzun bir sırık dikilmiş, tepesine de çelenkler, çiçek dizileri asılmıştı. Buna mayıs sırığı deniliyor. Genç kızlarla delikanlılar bu sırığın etrafında dans ediyor, çalgıcılar keman çalarken onlar da şarkı söyleyerek birbirleriyle yarışıyorlardı. Güneşin batmasından başlayarak bütün gece, sabaha kadar bu neşe devam etti. Ay etrafı aydınlatmış, her yer hemen hemen gündüz gibiydi. Ama ben bu eğlencelere katılmamıştım. Benim gibi küçücük bir farenin ormanda verilen böyle bir baloda ne işi olabilirdi ki? Bir kenarda, yumuşak orman yosunları üstüne oturmuş, beraber getirdiğim sucuk şişine sarılmıştım. Az ötede ay ışığı ile pırıl pırıl aydınlanmış bir meydanın ortasında bir ağaç vardı.

Ağacın altındaki yosunlar o kadar inceydi ki bunları yumuşaklık, güzellik bakımından sevgilimiz fareler kralının tüylerine benzetmeye cesaret ediyorum. Yalnız renkleri yeşildi. Bu sebepten onlara bakınca gözler dinleniyordu. O aralık birdenbire küçücük, insana benzeyen birtakım sevimli mahlûklar peyda oldu. Muntazam bir takım halinde geldiler. Boyları ancak benim dizlerime yetişecek kadardı. İnsana benziyor ama daha endamlı gözüküyorlardı. Birbirlerine söylediklerine göre bunlar peri idiler. Çiçek yapraklarından yapılmış, böcek, sivrisinek kanatlarıyla süslü hoş elbiseler giymişlerdi. Hiç de fena durmuyordu. Anlaşılan orada bir şeyler arıyorlardı, ama ne aradıklarını bilmiyordum. Nihayet bunlardan birkaçı bana doğru geldi. Aralarından en kibarı elimdeki sucuk şişini göstererek: “İşte bizim aradığımız değnek, dedi, istediğimiz gibi yontulmuş, fevkalâde bir şey.” Bunu söyleyerek benim seyahat değneğimi seyrederken gittikçe güzelleşti, sevimlileşti. O zaman: 

“Size bu değneği tamamen değil, ancak ödünç verebilirim.” dedim. Bunun üzerine hepsi birden “ödünç ver!” diye bağırdılar, elimdeki sucuk şişini yakaladılar. Ben şişi onlara bırakınca yumuşacık yosunlarla örtülü bir meydancığa doğru sıçrayarak yürüdüler. Seyahat değneğimi bu meydancığın ortasına diktiler. Onlar da bir mayıs sırığı dikmek istemiş, şimdi onu ele geçirmişlerdi. Bu değnek onlar için biçilmiş kaftandı sanki. Hemen temizleyip süslediler. Süslenince de değnek gerçekten çok güzelleşti.

Küçücük örümcekler, dikilen sırığın etrafını  altın iplikleriyle ördüler; rüzgârla dalgalanan bayraklarla, tüllerle süslediler. Bu tüllerle bayraklar o kadar ince dokunmuş, ay ışığında öyle iyi beyazlatılmışlardı ki parıltılarından gözlerim adamakıllı yanıyordu. Kelebek kanatlarından boyalar alıyor, onu bu dokumalara serpince üzerlerinde pırıl pırıl bir ihtişamla yanan çiçekler, elmaslar peyda oluyordu. Bizim seyahat değneğini tanıyamaz hale gelmiştim. O kadar güzel bir mayıs sırığına, şüphesiz dünyanın hiçbir yerinde rastlamak mümkün değildir. Bunun üzerine büyük bir peri kafilesi  sökün etti. Perilerin hepsi çırıl çıplaktı. Fakat en güzel elbiseler giyinmiş olsalar, bu kadar göz alıcı olamazlar. Bütün bu ihtişamı görmek için beni de oraya davet ettiler. Ama boyum, onlara bakınca daha yüksek olduğu için biraz uzaktan seyretmem lâzım geldi.

Şimdi musiki başlamıştı. Bu öyle bir musiki idi ki, binlerce cam fanus, kuvvetli, tek seslerle çınlatılsa ancak o zaman bu sesler duyulabilirdi. Kuğular şarkı söylüyor sandım. Hatta aralarında kumru, ardıç kuşu seslerini bile fark eder gibi oluyordum. İş o hale geldi ki bütün ormanın bu musiki ile birlikte çınladığı sanılabilirdi. Perilerin diktiği mayıs sırığından çocuk sesleri, çan sesleri, kuş şakımaları yankılanıyor, tatlı melodiler, güzel nağmeler geliyordu. Sanki çanlarla bir şey çalmıyordu. Ama bu sesleri çıkaran bizim sucuk şişi idi gene de. Bir değnek parçasının bu kadar şey gizlediğini dünyada aklıma getirmezdim. Ama mühim olan, değnek parçası değil tabii, onun hangi ellere düştüğüdür. Sevincimden fevkalâde heyecanlanmış, bir küçük farenin elinden gelebildiği kadar, ağlamaya başlamıştım.

Gece çok kısa sürdü. Ama o uzak kuzey bölgesinde geceler bu mevsimde daha uzun olmaz. Sabahleyin gün ağarırken hafif bir rüzgâr  çıkmış, orman gölgelerinin sakin su yüzlerini kırıştırmaya başlamıştı. Bütün o dalgalanan tüller, bayraklar havaya uçtu, dört yana dağıldılar. Yapraklar arasında asma köprüler, parmaklıklar kurmuş olan örümcek ağları birden yok oldu. O sırada peri kızlarından altısı bana doğru geldi, sucuk şişimi bana geri verdiler, yapabilecekleri bir dileğim olup olmadığını sordular. O zaman ben de sucuk şişlerinden nasıl çorba yapıldığını bana söylemelerim rica ettim.

Aralarından en kibarı; “Çorbanın nasıl yapıldığını mı soruyorsun? diye güldü. Ama bunu az önce sen de bizimle birlikte gördün. Bize verdiğin sucuk şişinin nasıl tanınmayacak hale girdiğini biliyorsun.”

“Öyle mi? diye hayret ettim. Demek siz sucuk şişi çorbası deyince bunu anlıyorsunuz.” Bunun üzerine niçin seyahate çıktığımı, memlekete dönünce vatandaşlarımın benden ne beklediklerini açık açık anlattım ve ilâve ettim: “Yurda varınca fareler kralı ile büyük fareler imparatorluğuna bu akşam gördüğüm güzel şeyleri anlatmaktan ne çıkacak? Onlar bundan ne kazanmış olurlar? Elimdeki sucuk şişini sallayarak bekledikleri çorbayı ortaya dökemem ki. İşte tahta şiş burada, şimdi çorbanın, nasıl ortaya çıkacağını göreceksiniz, diyemem. O zaman bu yaptığım, lokanta vitrinindeki bir yemeği göstererek birini doyurmaya kalkışmak gibi bir şey olur.”

Bunun üzerine peri kızı küçük parmağını bir mor menekşenin göbeğine daldırarak “dikkat et, dedi, getirdiğin seyahat değneğine parmağımı sürüyorum. Memleketine dönüp fareler kralının sarayına varınca, bu değneği onun sıcak göğsüne sür. Oradan en soğuk kış günlerinde bile taze menekşeler fışkıracak, bütün değneği saracak. Böylece memleketine hiç olmazsa bizden bir hatıra götürmüş olacaksın. Ayrıca bir şey de…” Kız fare bu ayrıca bir şey dediğinin ne olduğunu oradakilere söylemeden elindeki asayı fareler kralının göğsüne dokundurdu, gerçekten o anda kralın göğsünden muhteşem bir çiçek demeti fışkırdı. O kadar kuvvetli, hoş kokuluydu ki, kral hemen ocağın etrafına dizilmiş olan farelere kuyruklarını ateşe sokmalarını emretti, çünkü menekşelerden saçılan koku, hoşlanılacak gibi değil, fazla keskindi, kuyrukların ateşe girmesinden çıkan yanık kokusuyla bu keskin kokuyu gidermek istiyordu.

Bunun üzerine fareler kralı kız fareye “ama oayrıca şey dediğinin ne olduğunu söylemedin” dedi.

“Evet, dedi kız fare, bu asıl oyun dedikleri şeydir.” Bunu söylerken sucuk şişini çevirdi, çiçekler birden ortadan kayboldular.. Şimdi yalnız çıplak değneği elinde tutuyor, onu da bir orkestra şefinin değneği gibi hareket ettiriyordu. “Peri kızı bana, menekşeler, görmek koklamak, dokunmak içindir, demişti, ama işitmek, tatmak için de ayrıca bir şey olmalıdır.” Bunu söyledikten sonra kız fare elindeki değneği yere vurdu. O anda bir musiki duyulmaya başladı. Ama bu o akşam ormanda periler eğlencesinde işitilen musikiye benzemiyordu. Hayır, mutfakta duyulabilecek, oraya uyacak bir musiki idi bu. Her taraftan karmakarışık sesler geliyor, ortalığı kaplıyordu. Sanki rüzgâr bütün bacaların içinden esiyor, mutfakta bakır, toprak tencereler kaynıyor, ocaktaki kürek pirinç kazanlara çarpıyordu. Ama birdenbire her şey susuverdi. Sanki kaynayan bir çaydanlığın boğuk şarkısı işitiliyor, öyle garip bir ses veriyordu ki, şarkı başlıyor mu bitmek üzere midir? pek fark edilemiyordu. Tencerelerin büyüğü kaynıyor, küçüğü kaynıyor. Sanki hiçbiri öbürüyle ilgili değil, ne yaptıklarını bilmiyor, kendi düşüncelerine dalıp gitmiş gibi idiler. Kız fare elindeki değneği gittikçe şiddetini artırarak salladı. Bunun üzerine tencereler kabarmaya, taşmaya başladılar. Bir taraftan da rüzgâr şiddetini artırmış, bacadan ıslık sesleri geliyor, bir hayhuydur gidiyordu. Nihayet gürültüler o kadar şiddetlendi ki küçük fare elindeki değneği düşürdü.

İhtiyar fare kralı “doğrusu, dedi, az buz iş değilmiş bu. Nihayet çorba pişti mi bari?” Kız fare “hepsi bu kadardı” diye cevap verdi ve eğilerek oradakileri selâmladı..

Fareler kralı “hepsi bu kadar mı? öyle ise dur bakalım ikinci farenin söylediklerini dinleyelim.” dedi.

Bu hikayeyi nasil buldunuz?

Bir yanıt yazın