Duygusal Hikaye “GÖRÜNMEYEN SURLAR”
Umut, bazen bir geminin feneri, bazen de bir çocuğun avucunda tuttuğu kuru bir ekmek parçasıdır. İnsan, tükendiğini sandığı noktada bile o ince sızıya tutunur; çünkü umut bitmişse, yol da bitmiş demektir.
Adem Bey, son birkaç aydır şehre çöken o ağır sessizlikten nefret ediyordu. Eskiden cıvıl cıvıl olan pazar yerleri şimdi yerini barut kokusuna ve yıkık duvarlara bırakmıştı. Her sabah, karısı Elif ve küçük oğlu Kerem’in nefes alıp almadığını kontrol ederek uyanıyordu. Artık burada kalmak, her gece piyangonun kime vuracağını beklemek gibiydi.
Karar verdiler. Bir gece yarısı, sadece en kıymetli anılarını sığdırabildikleri iki çanta ile yola koyuldular. Sınırı geçmek için anlaştıkları kamyon kasası buz gibiydi. Adem, Elif’in titreyen ellerini tutarken, “Az kaldı, başka bir ülkede Kerem yeniden okula gidecek,” diye fısıldıyordu.
Kamyon sarsılarak ilerlerken aniden sert bir fren sesi duyuldu. Bağırmalar, tüfek mekanizmalarının klik sesleri ve ardından gelen o korkunç patlama… Kamyonun tentesi alevler içinde kalmıştı. Adem, dumanların arasında Elif ve Kerem’e ulaşmaya çalışıyor ama sanki ayakları yere çakılmış gibi hareket edemiyordu. “Elif! Kerem!” diye haykırırken boğazına dolan duman nefesini kesti.
Adem Bey, derin bir nefes alarak yatağından fırladı. Alnından akan terler yastığına damlıyordu. Odanın içindeki derin sessizliği sadece saatin tıkırtısı bozuyordu. Kalbi göğsünü delercesine çarpıyordu. Hemen yanına baktı; Elif huzurla uyuyordu. Yan odaya koştu, Kerem’in üzerini örttü ve saçlarını kokladı.
Bu, geride bıraktığı savaşın ruhunda açtığı yaraların bir yansımasıydı. O patlama gerçek değildi, ama o korku her gece yeniden doğuyordu.
Adem mutfağa gidip bir bardak su doldurdu. Pencereden dışarı baktı; sokak lambasının aydınlattığı huzurlu bir cadde vardı karşısında. Türkiye’ye geleli iki yıl olmuştu. Bir marangoz atölyesinde iş bulmuş, küçük ama sıcak bir eve taşınmışlardı. Evet, vatanı, çocukluğunun geçtiği o zeytin ağaçlı bahçeler hala rüyalarına giriyordu; evet, bazen bir kapı çarpması bile ona o eski günleri hatırlatıyordu.
Fakat sabah ezanı okunurken içindeki o fırtına dindi. Elif mutfağa girip elini omuzuna koydu. Adem, karısının gözlerine bakıp gülümsedi. “Yine mi o rüya?” dedi Elif şefkatle. Adem başını salladı ama bu sefer sesi daha gür çıktı: “Geçti Elif, bitti. Bugün Kerem’in okul forması için alışverişe gideceğiz, unutma.”
Geçmişin yıkıntıları arasında kalmak yerine, yeni bir ülkenin toprağında filizlenmeyi seçmişlerdi. Gökyüzü ağarırken, güneş sadece dünyayı değil, Adem’in yorgun kalbini de ısıtıyordu.
Gülten AJDER
