You are currently viewing Hikmetli Hikayeler “KÂİNAT KİTABI”
  • Post comments:0 Yorum

Hikmetli Hikayeler “KÂİNAT KİTABI”

Lise son sınıftaydık. İlkbahar gelmişti. Felsefe öğretmenimiz, okul müdüründen izin alarak, lise son sınıfları, evinin bahçesine davet etti. Evi okula çok yakındı.

– Deney yapacağız, dedi.

Bizim de ilgimizi çekti. Felsefe dersinin deneyi nasıl olur, diye düşündük. Bahçeye fazla şatafatlı olmayan bir kapıdan girdik. Ev, bahçenin giriş kapısına göre en dip taraftaydı. Arazi ortadan ikiye ayrılmıştı. Kapıdan girdikten sonra, yaklaşık on metre genişliğinde bant halinde, eve kadar uzanan bir yol vardı. Yolun her iki tarafı, çiçeklerle süslenmişti. Sağ taraf çeşit çeşit meyve ağaçlarıyla kaplıydı. Sol tarafta yine meyve ağaçları vardı. Fakat, daha seyrekti. İçerisine her türlü sebze ekilmişti. Sebzelerin dalları, yaprakları çoğalacak olmalı ki seyrek ekim yapılmıştı. Yürüme bandının etrafındaki çiçekler açmıştı. Rengârenk, çeşitli desenlerde, onlarca çeşit… Âdeta insanın yüzüne gülümsüyorlardı. Cennet gibi bir bahçe… Zaten bizim memleketin toprakları çok verimlidir. Her taraf yemyeşildi. Otlar heyecanla topraktan fışkırmış gibiydi. Hastalıklı cansız bir bitki yok denecek kadar azdı. Kapı girişinin sol tarafında, su kuyusu vardı. Üzerine birmetre yüksekliğinde tahtadan kapak yapılmıştı. Kuyunun içinde balıklar yüzüyordu. Bir su kovası, yüksekçe kaldıraca asılmıştı. Kovayı daldırıp, suyu çıkarmak mümkündü. Kaldıracın arkasına bir ağırlık asılmıştı. Suyu çekerken, zincire hafif dokunmanız kâfiydi.

Bahçeden içeriye girer girmez, öğretmenimiz:

–İlk önce size ikramlarımı sunayım, sonra deneyimize geçeriz, dedi.

Bizi bahçede bırakarak, evine gitti. Arkadaşlarla tabiatın güzelliğini seyrettik. Biraz sonra, hocamız göründü. Ortaokulda okuyan kızıyla beraber geldi… Öğretmenimizin elinde, büyük bir kova vardı. Ne olduğunu merak ediyorduk. Kovanın içerisi ayran doluydu. Onu yere bıraktıktan sonra, kızının elindeki plastik bardakları aldı. Ayranı kepçeyle bardaklara doldurup, hepimize ikram etti. Hatta bazılarımız ikişer bardak içtik. Boşalan kovayı kızına verdi.

– Eve götür yavrum, dedi.

Sonra, kızının elinde bulunan bohçayı aldı. Hepimiz hocanın başına toplandık. Galiba bize sürpriz yapacaktı. Gizemli bohçayı merak ettik.

Hocamız:

– Şimdi sıra deneyimizde, dedi.

Kanaviçelerle süslü bohçayı açtı. Çok düzenli katlanmıştı. İçerisinden kitaba benzer bir kutu çıktı. Sonra o kutunun kilidini açtı. İçinden yine kitaba benzeyen bir kutu daha çıktı. Herkes şaşırmıştı. Her yeni kutu ortaya çıktığında şaşırıyorduk. İkinci kutuyu açtığında, içinden yine kitaba benzeyen bir ağaç kutu daha çıktı. Tahta kutuların çevresine, bir havya ile kitap desenleri yapılmıştı. Bütün kutular açıldığında, bu sefer de dördüncü kutu çıktı. Arkadaşlarımız, çıkan kutuları incelediler. Bunlar, son derece güzel yapılmıştı. Kitaba benzeyen kutuların kapaklarının içerisine, bir âyet meâli yazılmış ve Allah’ın kâinatı nasıl yarattığı anlatılmıştı. Toplam on tane kutu çıktı. Her kutuda bir hakikat anlatılıyordu. Bunlar nakışlarla süslenmişti. En son kutuyu açtığında altın yaldızlı bir Kur’ân çıktı.

Bu kitap, meşhur bir hattatın elinden çıkmış, mucizeli bir Kur’ân’dı. Abdestli olan arkadaşlar eseri alıp incelediler. Bu eser, Kur’ân’ın yazılışının mucize olduğunu gösteriyormuş. Bütün Allah lafızları alt alta gelmiş. Öğretmenimiz incelemenin bittiğini anlamış olmalıydı ki konuşmaya başladı:

– Kızımın çeyizini beğendiniz mi bakalım, dedi. Biz de:

– Çok güzel. Hayret verici ender bir düşünce, dedik.

Öğretmenimiz:

– Şimdi derse geçelim, dedi. Bir badem ağacının altına hepimizi oturttu.

– Çocuklar, size; mükemmel olarak planlanmış olaylar zincirinden bahsedeceğim. Onun için, projeleri canlı canlı görmenizi istedim. Size öyle bir kitap tanıtacağım ki, kitap içinde kitaplar var. Hatta bir kitabın içerisine, milyonlarca kitap yerleştirilmiş. Bu kitabın her kelimesinde, bir kitap yazılmış. Öyle mucizevî bir kitap ki, her satırı ayrı bir kitap oluşturacak kadar manidar. Elinizde böyle mucizevî bir kitap bulunsaydı, ne düşünürdünüz, diye sordu.

Zaten biz; hoca: “Plan ve projeler göstereceğim.” deyince, sağımıza solumuza bakmış, ortalıkta böyle bir şey göremeyince şaşırmıştık. Üstelik, hocanın tarif ettiği muhteşem kitap nerede olabilirdi? Arkadaşların çoğu:

– Böyle bir kitap olamaz hocam, dediler. Bazılarımız ise; bu konuşmaların arkasından nasıl enteresan bir düşünce çıkacak, diye merak ettiğimiz için sustuk.

Öğretmenimiz alışılagelmiş, ezberlenmiş hayat ve düşünüş tarzından, her zaman farklı düşünürdü. Olayların değişik yönlerini anlatır, onlara farklı yorumlar katardı. Bir şeyin gözle görünen kısmını değil, altındaki gizli sırları, hikmetli yönleri düşünmemizi sağlardı.

– İnsanın en önemli özelliği, daima düşünebilmesidir, derdi. Böyle bir kitap bulunamaz, öğretmen tevil yapacak, diye düşündük. Fakat o:

– İşte size bu kitabı tanıtacağım, dedi. Dersini, her zaman bir tiyatrocu gibi rol yaparak anlatırdı. Rolünün havasına öyle girerdi ki, onu seyreden öğrenciler; o tiyatro oyunundan başka bir şey düşünmezlerdi. Şimdi aynı hava içerisine girmiştik. Halbuki üç sınıf bir araya geldiğinde gürültü çıkardı. Arkadaşlar, hemen boğuşmaya başlarlardı. Fakat, bu sefer dersi kaynatma planları yapılmadı. Konu ilgilerini çekmişti. Öğretmen dersine başladı:

– İşte size bahsettiğim kitabın adına, kâinat kitabı diyoruz. Bu kitabın bir bölümü güneş sistemimiz, bir bölümü, bizim samanyolumuz, diğer bölümleri de, diğer yıldızlardan oluşur. Bir arkadaşımız:

– Ama öğretmenim, bu düşünce sanal, deyince:

–Hayır, sanal değil; gerçeğin ta kendisi, diye cevap verdi.

Bizleri, bahçesinin bir kenarına yerleştirdiği teleskopun yanına götürdü. Hepimiz bulutsuz bir havada, gök cisimlerine ve yıldızlara baktık. Bize:

– Gözünüze inanıyorsanız işte gördünüz, dedi. Sonra tekrar badem ağacının dibine geldik.

– Madem, yıldızlar uzak, diye düşünüyorsunuz, sizlere yakından; bu kitabın kelimelerini göstereceğim. Hatta elinizle bunları tutabilirsiniz. Arkadaşlar dikkatli bir şekilde dinliyorlardı. Etrafta, elle tutulacak bir kitap gözükmüyordu. Anlatmaya devam etti:

– Kâinat kitabının bir sahifesi dünyadır. Bu dünya kitabındaki her bir kelime bir insan olsun.

Bir arkadaşımızı yanına çağırarak:

– Arkadaşınızı görüyorsunuz. Dünya kitabının bir sahifesi bu arkadaşınız olsa, sadece bir kelime olabilir değil mi, diye sorarak, bize tasdik ettirdi.

– İnsan kelimesinde, göz denen büyükçe bir kitabı gördünüz, diyerek arkadaşımızın gözünü gösterdi.

– İşte size bir kitap daha, dedi.

Hepimiz yine şaşırdık. Hemen çantasından gözün bölümlerini gösteren bir broşür çıkardı. Bu özel bir göz hastanesinin broşürüydü. Göz hakkında bilgiler veriyor, göz hastalıklarını anlatıyordu. Şekiller ve şemalar vardı. Bu broşür elden ele dolaştı. İçerisinde gözle ilgili her türlü bilgi mevcuttu. Hayretler içerisindeydik. Hocanın göz hakkında çok fazla bilgisi varmış.

– Gözün ayrı bir kitap olduğuna itirazınız var mı, deyince; itiraz edecek hâlimiz kalmadı. Sonra gözün bölümlerinden bahsederek, detaylarını anlattı.

– İşte size, insanda ayrı bir kitap olan; deri.

Yine çantasından; deri ve cilt hastalıklarını resimlerle anlatan, renkli bir broşür çıkardı, bizlere uzattı.

– İnsanda, beyin ayrı bir kitaptır. Ama, beyin kitabının içerisinde başka kitaplar var.

Sonra diğer organlarımızı saydı:

– Mide, böbrek, akciğer, karaciğer, kalp vs. Bütün organlarımız farklı farklı kitaplardır.

– Her alyuvar ayrı bir sanat ve kitap, akyuvarlar ayrı bir sanat ve kitaptır. Biraz teneffüs yapalım, dedi.

Daha önce, hocanın badem ağacından topladığı, çağla hâlindeki bademleri kovaya doldurduk. Kuyudan su çekerek, yıkadık. Hep beraber yemeye başladık. Kalabalıkta bir şey yemek tatlı oluyormuş. Arkadaşlar, bademleri kapışıyorlardı. Hocamız:

– Çok yoruldunuz, dikkat edin bugün milyonlarca kitap okuyorsunuz, haydi yiyin, dedi.

Mesele yemek olunca öğretmeni dinleyen kim? Hepimiz çağladan yedik. Daha sonra, hoca bizi on beş dakika serbest bıraktı. Bu vaziyet, bir teneffüs gibi oldu. Öğretmenimiz bizimle beraber badem yiyordu. Neredeyse; kovadaki çağla beş dakikada bitti.

Hocamız yeniden rolüne döndü. Çağla ağacını gösterdi.

– Çağla ağacı, bir kitaptır. İnsan kadar değilse bile, mühim bir kitap, diyerek çağla ağacını botanikçi gibi anlattı.

– Bu ağaç kelimesinin kökleri ayrı bir kitaptır. Gövdesi ayrı bir kitap, yaprakları ayrı bir kitap, solunumu ayrı bir kitap; bademin çiçeği ayrı bir kitap, çiçeğindeki erkek ve dişi organı ayrı bir kitap, bu kitap çok kalın oldu değil mi? Çağlanın içerisinde oluşan çekirdekte, ağacının bütün özellikleri yazılmış, siz yediniz, böyle bir proje gördünüz mü, deyince, herkes suskun kaldı.

– Her baharda, badem çekirdeğini toprağa atarsanız, badem ağacı fışkırır. Toprak kelimesi öyle bir kitap ki, iki yüz bin çeşit bitkiyi yapacak bilgi ve donanıma sahiptir, diyerek bir avuç toprağı alıp, üfleyerek yere serpti.

– O donanım ve bilgileri bu toprakta gördünüz mü?

–Yok, dedik.

– İşte bu toprakta, o donanım vardır. Benim bahçemdeki gülleri, sebzeleri, domatesleri diğer ağaçları görüyorsunuz, topraktan çıkıyorlar. Demek ki toprakta bir bilgi birikimi vardır. Öyle mi?

– Hayır, toprak cansızdır. İlmî iradesi yoktur, dedik.

Sonra, bizi bir gül ağacının yanına götürdü. Onun da bir kitap olduğunu anlattı. Güllerin bir kısmının tohum olup öldüğünü, bir kısmının yeni çiçek açtığını söyledi.

– İşte bu bahçede milyonlarca kelime… Kelimeler içinde kitaplar… Benim bahçem de kitaplarla dolu, binlerce kütüphane var. Görebiliyor musunuz? Yaratılan kâinatın, dünya denen sayfasında, kelime olan varlıkların ayrı ayrı kitap olmaları bu şekildedir. Yanlışım varsa söyleyin, dedi.

Tam o sırada, ağacın dalına konan kuş, bir kız arkadaşımızın başını pisleyiverdi. Hepimiz güldük. Öğretmenimiz, arkadaşın omzunu peçete ile sildi.

– Kuş ne diyor biliyor musunuz? Beni unutmayın, diyor. İşte ben de bir kelimeyim. Kuş kelimesinde, yine kitap içinde kitaplar yazılmış, dedi.

Yerde gezen karıncaları, uç uç böceğini, hemen yanımızdan geçen kertenkeleyi ve binlerce canlıyı örnek gösterdi.

– Çocuklar, bu bahçe benim kütüphanem, bu kütüphanedeki kitapları okuyorum, dedi.

Biraz durgunlaşmış bir hâli vardı. Sonra şöyle devam etti:

– Peki, böyle mucize bir kitabın sahibini tanımak gerekmez mi? Eğer kendimizi insan olarak kabul ediyorsak, sonsuz ilim sahibi sanatkârı tanımalıyız, Aksi takdirde diğer canlılardan bir farkımız kalmaz. Kâinat kitabında yeriz, içeriz, yaşarız ve ölürüz. Hepiniz insanlık gibi âlî bir makamı kabul ediyorsunuz. O halde, bu bahçedeki bitkileri yaratarak, size kendisini göstermek ve tanıttırmak isteyen Allah’ın, elbette akıl sahiplerince tanınması ve takdir edilmesi gerekir, diyerek, bizi yeni yeşermeye başlayan bir kiraz ağacının yanına götürdü.

– Allah öyle zengin ki, öyle gani ki, sanatından ve kitaplarından yararlanabilirsiniz.

Bütün arkadaşlar, kirazları yemeye korktular. Yiyenler ise, çekirdeklerini bir sanat eseri olarak görüp, saklamaya çalıştılar. Artık iki saat dolduğundan ders bitmiş oldu. Hoca bize şunları söyledi:

– Benim Kûr’ân’ın kılıfı mı güzel; yoksa kâinat kitabı mı güzel? Hangi sanatkâr daha mâhir?

Hepimiz gerçekten çok etkilenmiştik. Öyle ki, Allah’ı yanımızda ve yakınımızda hissediyorduk. Burada bulunan arkadaşların, inkârcılığa sapması mümkün değildi. Çünkü bu kâinattaki hiçbir şeyin tesadüf olmadığını, her şeyin bir yaradılış hikmeti olduğunu ve kâinattaki her şeyin O’nu anlattığını anlamıştık. Bu deneyli bahçe gezisi sayesinde tefekkür etmeyi öğrenmiştik.

hikaye, hikaye oku, dini hikayeler, islami hikayeler, dini öyküler, öykü, hikmet, tefekkür, ders veren hikayeler, eğitici hikayeler, felsefe, deney,

Bu hikayeyi nasil buldunuz?

Bir yanıt yazın